ANASAYFA GÜNCEL DÜNYA POLİTİKA EMEK EKONOMİ YAŞAM GENÇLİK KADIN KÜLTÜR-SANAT ETHA ÖZEL ROPORTAJ ÇEVİRİ Et-TV Et-GALERİ ara

Faşizme karşı mücadeleyi yükseltmenin gerekleri ve imkanları

Dönemin faşizme karşı en geniş cepheyi geliştirme, onun eylemiyle mevcut siyasi koşulları ve toplumsal psikolojiyi değiştirme dönemi olduğu gözler önünde. O nedenle, HDP-HDK'da somutlaşan antifaşist, antişovenist cepheyi genişletme çabası içinde olmak, emekçi solun tüm kararlı antifaşist partilerinin, gruplarının, sendikaların, meslek örgütlerinin görevidir.

Etkin Haber Ajansı / 31 Mart 2018 Cumartesi, 09:07

HABER MERKEZİ - Haftalık devrimci ve sosyalist gazete Atılım'ın bu haftaki sayısının başyazısında birleşik mücadele tartışmalarına yer verdi.

"Faşizme karşı mücadeleyi yükseltmenin gerekleri ve imkanları" başlıklı yazı şöyle:

Faşist politik İslamcı şef, devrimci, antifaşist ve ilerici öğrencileri, eğitim haklarını ellerinden almak ve zindanlara atmakla tehdit etti. Aynı faşist kıyım politikasının, bu öğrencilerle "ilişkili oldukları tespit edilen" akademisyenleri kapsayacağını da tehdidine ekledi. Sözleri ve üslubu, işkencecilerin zihniyetinin, ataerkil lümpen dillerinin ve insanlıklarını tüketmişliklerinin aynasıydı.

Diktatörün emri üzerine, hızla gece yarısı baskınları ve gözaltılar başlatıldı. Üniversite yönetimi, utancıyla yaşayacağı bir açıklama yaparak, faşist şefe bağlılığını bildirdi. Kaçınılmaz biçimde düşünsel-duygusal bir toplumsal saflaşma gelişti.

Başlangıç noktası, Boğaziçi Üniversitesi'nde, Efrîn'in işgalini, katliamı, insanların topraklarından sürülmesini ve yağmacılığı kutlamak isteyen düşkünlere, siyasi ve toplumsal gericiliğin çürüttüğü lokumculara "hayır" denilmesiydi. Malum, faşist şef "hayır" diyenlere düşmandır. Bu yalnızca, referandum şokuyla bağlı bir sendrom değil elbette. Onda baki olan, kula kul etme zihniyetiyle bağlı düşmanlıktır. Diktatöre ve çetesine göre, işçi patronun, kadın erkeğin, yoksul zenginin, emekçi talancının, halk devletin kulu olmalıdır. Kürt, Çerkes, Rum, Arap, Pomak, Ermeni, Laz, Gürcü, Boşnak, Roman, Süryani, antikapitalist Müslüman, Alevi ve Ezidi, faşist rejimin, ırkçılığın, şovenizmin, dini, zenginlerin ve zalimlerin silahına, bekçisine çeviren politik İslamcılığın kulu olmalıdır. Aynı şeyi bölge halkları için de düşündüğüne şüphe yok. Kul "hayır" dememelidir. Boyun eğmeli, kader deyip katlanmalıdır. Aksi halde, işsizliği, polis-jandarma terörünü, işkenceyi, hapishaneyi, kurşunlanmayı, bombalanmayı hak etmiştir.

Tüm bunlara dair örnekler dağlar kadar yığıldı. Öyle ki, örnek vermek amacıyla söylenecek her sözcük, fazladan yazılmış gibi duruyor kağıt üstünde veya ekranlardaki sayfalarda.

AKTİF SAVUNMA VE HDP'NİN SORUMLULUĞ

U

Herkesin gördüğü gibi Erdoğan şefliğindeki politik İslamcı faşizm, terör ve demagoji silahlarını, en sınırsız iştahla, en pervasız hırsla kullanmayı sürdürüyor. Ulusal demokratik, devrimci ve antifaşist mücadeleyi, ilerici arayışları çarmıha germek, tekçi rejimin kendini güvende hissedeceği OHAL'siz OHAL'i yerleştirmek için tüm güç ve imkanlarını seferber ediyor. Püskürtülmemesi ve yenilgiye uğratılmaması halinde, "ez ve çöz" planını, tam bir mezar sessizliği yaratana değin, en büyük gaddarlıkla uygulayacağına, bunu giderek hızlandırdığı bir kullar toplumu yaratma çalışmalarıyla pekiştirmeye çalışacağına şüphe yoktur.

Emekçi sol içinde bu koşullarda bile "beyanatçılık"tan ve pasif savunmadan nesnel durumu değiştirecek bir irade çıkarılabileceğini sananlar, kendini böyle avutanlar olabilir mi? Evet, olabilir. Buna karşın, emekçi solun kararlı antifaşist, antişovenist güçleri, eylemle konuşmak için anlamlı bir irade sergilemezlerse, kaybetmekten korktukları her neyse, ondan on misli fazla kayıpla yüz yüze geleceklerini göremiyor olamazlar. Pasif savunmanın böyle bir dönem için toparlayıcı, örgütleyici, moral biriktirici, güçleri savaşıma hazırlayıcı bir işlev yerine getiremeyeceğini "test etmek" için yeterince zaman geçti. Görüldü ki, mevcut politik şartlarda, aktif savunmanın gerisine düşülen her durum, sessizliği koyulaştırmaya, yeniden ileri atılma iradesini kemirmeye, umutsuzluğu, moralsizliği örgütlemeye hizmet etmektedir. Oysa, 8 Mart ve Newroz'da bir kez daha açığa çıktığı gibi değişik anlardaki kitle tepkileri, aktif savunma içinde etkinleşecek, güçlenecek, yeni alanlara yayılacak ciddi bir direniş ve mücadele potansiyeline işaret ediyor.

Bu direniş ve mücadele potansiyeliyle inançlı, cesur ve öncü bir ilişkileniş içinde olması gereken HDP, birleşik demokratik cephe niteliğinin gereklerini yerine getirme sorumluluğu taşıyor. Bir başka ifadeyle, HDP yönetimi Kongre'de, 8 Mart'ta, Newroz'da çağrılara cevap veren Kürt ve Türk halklarımızdan ve değişik ulusal topluluklardan, İslamın çeşitli mezheplerinden, Alevi inanışından, Hristiyan inancından işçilerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin, LGBTİ'lerin, yoksulların, işsizlerin yeni ve daha ileri mücadelelerinin önünü açmak, bunun somut biçimlerini kararlaştırmak ve örgütlemek görevlerini tam bir kararlılık, özveri ve militanlıkla yerine getirmek zorundadır. Bu, HDP yönetimi olmanın gereğidir.

HDP kendini ortaya koyma potansiyeli bulunan her kentte, ilçede, mahallede, işçi havzasında sesini yükseltmek, gücünü harekete geçirmek iddiasıyla hareket etmelidir. "OHAL'e hayır" ve "diktatöre hayır" şiarlarına bağlı biçimde, "adalet", "yaşam tarzı özgürlüğü", "inanç özgürlüğü", "söz, basın, toplantı, grev, gösteri, örgütlülük özgürlüğü", "gözaltı ve tutuklama terörü", "hapishanelerde tecrit ve zulüm", "savaş saldırganlığı ve işgal", "kadın cinayetleri", "şeker fabrikalarının özelleştirilmesi", "doğal çevreye saldırılar" gibi gündemler ya da başkaca neler öncelikli, işçileri ve ezilenleri doğru tarzda saflaştırıcı görülüyorsa, o gündemler, sorunlar, talepler etrafında aktif savunma geliştirmek HDP'nin erteleyemeyeceği, öteleyemeyeceği bir görevdir. Sokağa çıkacak, kapalı mekan etkinliklerine katılacak kitle, eylem içinde kararlılık kazanacak, eylem içinde yeni güçleri kendine çekecektir. Elli kişi, yüz kişi, bin kişi, on bin kişi, nerede kaç kişiyle sokağa çıkılabiliyorsa o kadarlık bir güçle harekete geçmektir bugün önemli olan. Basın açıklaması, miting, yürüyüş, onlarca kente yayılacak açlık grevleri, Cumartesi Anneleri ve Suruç Aileleri gibi düzenli aralıklarla yapılan adalet eylemlerine ve tutsaklar gündemli eylemlere güçlü kitlesel destek, işten atılmalar, iş cinayetleri, kadın cinayetleri, çocuklara karşı cinsel suçlar gibi konularda kitle tepkisi örgütlemek yolundan "sokağın gücü" açığa çıkarılabilir, faşizmi püskürtecek, yenilgiye uğratacak güçler harekete geçirilip büyütülebilir. Antifaşist, ilerici kitlelerin korkmuş, sinmiş, geri çekilmiş kesimlerinin de böyle bir gelişmeyi istediklerini, beklediklerini, özlediklerini "hissetmek", "kavramak" zor değil. Cesaretin bulaşıcı olduğuna inanılıyorsa, dört bir yanda küçük küçük cesaret ateşleri tutuşturma imkanlarını büyük bir enerjiyle değerlendirmek gerekir.

ANTİFAŞİST CEPHENİN GENİŞLETİLMESİ

Kuşkusuz, birleşik demokratik cephe içinde yer alsın almasın, ayrı bir politik özne olarak var olmayı meşru, zorunlu gören tüm parti ve örgütlerin bunun gereğini yerine getirme, faşizme karşı mücadeleyi yükseltme sorumlulukları var. Öylesini gerekli görüyorlarsa, bunu, kendi başlarına da yapabilirler. Fakat dönemin faşizme karşı en geniş cepheyi geliştirme, onun eylemiyle mevcut siyasi koşulları ve toplumsal psikolojiyi değiştirme dönemi olduğu gözler önünde. O nedenle, HDP-HDK'da somutlaşan antifaşist, antişovenist cepheyi genişletme çabası içinde olmak emekçi solun tüm kararlı antifaşist partilerinin, gruplarının, sendikaların, meslek örgütlerinin görevidir.

Diktatörde odaklanacak biçimde merkezileşmiş, yoğunlaşmış ve daha kanlı biçimler alacağına kuşku bulunmayan faşist saldırı ve teröre karşı, partilere, gruplara daraltılmış mücadele, şu süreçte ihtiyaca cevap veremiyor. Daha da önemlisi, emekçilerin ve ezilenlerin mücadele potansiyelini örgütlemeye, harekete geçirmeye yeterli olmuyor. Ulusal demokratik hareketi bir yana bırakırsak, diğer parti ve örgütlerin kent ve ilçelerin küçük, köylerin ise çok çok sınırlı bir kısmında politik ve örgütsel çalışmalar yürütebildikleri kimse için sır değil.

Şu soruya açık bir cevap aranmalıdır: HDP dışındaki emekçi solun, HDP'yle birlikte daha geniş bir antifaşist-antişovenist cephe kurmasının önünde hangi engel var? Veya biraz daha daraltalım: örneğin, bugün OHAL'e karşı kampanya yürütmek için bir antifaşist güç birliği kurulmasının önündeki engel nedir? Kendine dönüklük, apolitiklik, mücadele yürütmeye isteksizlik, bedel ödemeden kaçmak, Türk halkındaki şovenist eğilimlerle uzlaşmayı esas almak değilse ne? İradesizlik mi? "Cephe" konusunda belirli ülke ve dünya koşullarda oluşturulmuş düşüncelerin doğmaya dönüştürülmesi mi? Faşizme karşı birleşik mücadeleye girişilemeyen 12 Eylül dönemine dair eleştirel yaklaşımların vitrin süsünden öte anlam taşımaması mı?

İşçi sınıfının ve ezilenlerin demokratik hak ve özgürlük taleplerinin bile emekçi sol dışında bir bayraktarının kalmadığı, burjuva politik güçlerin, tüm fraksiyonlarıyla faşist politik diktatörün iradesi önünde eğildikleri günümüz koşullarında, hem bir özne olarak kendini tüm varlığıyla ortaya koymayan hem de antifaşist birleşik mücadelenin imkanlarını zorlamayan, buna en büyük sorumlulukla yaklaşmayan partilerin, grupların, politik iddialarıyla ilişkilenişte ciddi olduklarını düşünmek için bir neden kalıyor mu?