ANASAYFA GÜNCEL DÜNYA POLİTİKA EMEK EKONOMİ YAŞAM GENÇLİK KADIN KÜLTÜR-SANAT ETHA ÖZEL ROPORTAJ ÇEVİRİ Et-TV Et-GALERİ ara

Tarihe damga vurmuş bilim kadınları

Tarihte bilimle uğraşan kadınlar vardı. Ancak ya başka bir erkek tarafından gölgede bırakıldılar ya da yoğun toplumsal baskılar sonucu bilimi bırakmak zorunda kaldılar. İşte o kadınlardan bazıları...

Etkin Haber Ajansı / 08 Mart 2018 Perşembe, 15:58

HABER MERKEZİ - "Madem güzel kafalarını geometriyle meşgul edecekler, sakal da bırakabilirler." Immanuel Kant'ın bilimle uğraşan kadınlar için sarf ettiği sözler bunlar. Tarih boyunca, kadının çok düşünmesi durumunda vücudundaki kanın üreme organları yerine beyne gideceğinden, kısırlığa neden olabileceği konusunda tıbbi kanıtlar bulmaya çalışan "bilim adamları" (evet, bilim insanı değil bilim adamları) da oldu.

Bu sözlerin ve çabaların üzerinden yüzyıllar geçti, kadın özgürlük hareketi kilometrelerce yol katetti, büyük mücadeleler sonucu haklarını kazandı, toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda algıları değiştirdi. Ancak hala yaşamın tüm alanı olduğu gibi bilim alanı kadınlara kapatılmaya çalışılıyor. Kant'da olduğu gibi en kaba haliyle ifade edilmese de aynı zihniyet devam ediyor.

Erkek egemen kapitalist sistem kadınları bilimsel çalışmalar için "yeterli" görmüyor, ona "yemek yapmak, çocuk bakmak, ev işleriyle uğraşmak" gibi roller biçiyor. Tüm eril yaklaşımları aşıp bilimsel çalışmalarda bulunan kadınların üretimleri ise yok sayılıyor. Sonra aynı erkek akıl, "Neden kadın bilim insanı az?" diye soruyor.

Tarihte bilimle uğraşan kadınlar vardı. Ancak ya başka bir erkek tarafından gölgede bırakıldılar ya da yoğun toplumsal baskılar sonucu bilimi bırakmak zorunda kaldılar. İşte o kadınlardan bazıları:

BİR MATEMATİK DEHASI: EMİLİE DU CHATELET

Einstein'ın yolunu açan, Voltaire'in "tek eksiği kadın olmak" dediği Emilie du Chatelet, 1706'da Paris'te doğdu. Chatelet, aile baskısından kurtulmanın yolu olarak 19'unda kendinden oldukça yaşlı olan Marquis Florent du Chatelet ile evlendi. Eşinin vali olmasının yardımıyla Voltaire ile tanıştı. Voltaire ile birlikte kiliseyle devletin ayrılması ve devletin gücünün sınırlanması ihtiyacı gibi konularda Avrupa'nın aydınlanmasına katkılar yaptı. 20 yaşındayken eğitim almak için Chatelet, Fransız Bilimler Akademisi'ne başvurdu ancak kadın olduğu için reddedildi. Aynı akademi, daha sonraki yıllarda Chatelet'in 'Tabiat Üzerine Tezler' kitabını basmaktan imtina edemedi. Chatelet'in en önemli eserlerinden biri, Newton'ın Principia kitabının Fransızca'ya tercümesidir. Fransızlar, uzun yıllar Newton'ı Chatelet'in bu çevirisinden öğrendiler. Bir matematik dehası olan Emilie du Chatelet, hareket eden cismin enerjisinin Isaac Newton'un inandığı gibi kütlesi ile doğrudan orantılı olmadığını, kütle ve hızının karesi ile orantılı olduğunu (E=mv2) gösterdi. Böylece, Einstein'in denklemine giden önemli bir kilometre taşını döşemiş oldu.

LİSE MEİTNER: SAVAŞIN ORTASINDA BİLİME ADANMIŞ FİZİKÇİ

Fizikçi Max Planck, "Doğanın kadının mesleğini anne ve ev kadını olarak gösterdiğini ve doğal kanunların ihmal edilmesinin ciddi zararlara yol açacağını" belirterek bir kadının derslere katılmasına karşı çıkmasına rağmen, Lise Meitner, Berlin Üniversitesi'ne kabul edilir. Ancak Meitner'in erkeklerle birlikte aynı laboratuvarlarda çalışmasına izin verilmez ve Meitner bodrumda geçici bir atölyede çalışır. Keiser-Wilhelm Enstitüsü'nde Otto Hahn ile birlikte yaptığı çalışmalarda (ki bu enstitüde de Meitner'e kadın olduğu için maaş ödenmez) Meitner yeni bir elementi, "protactinium"u keşfeder. Bu keşif Meitner'a ait olmasına rağmen Otto Hahn'ın ismi bilimsel makalede yer alır ve Alman kimyacıları en yüksek ödüllerini Otto Hahn'a verirler. Meitner, 1926'da yıllar önce kadın olduğu için kabul edilmediği Berlin Üniversitesi'nin ilk kadın fizik profesörü olur ve Otto Hahn'dan az olmak koşuluyla maaş almaya başlar. Almanya'da 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı öncesi üniversitelerden Yahudiler uzaklaştırılmaya başlandığında Meitner, Otto Hahn'dan yardım ister. Ancak 1908'den beri birlikte çalıştığı Otto Hahn, enstitünün yöneticisine giderek, Meitner'i kovmasını isteyecektir. 1938'de Almanya Avusturya'yı işgal edince Meitner, İsveç'e kaçar.

Çalışmalarına devam eden Otto Hahn bir deney sırasında elde ettiği baryuma bir anlam veremez ve bu durumu Meitner'e bildirir. Meitner bu süreci yeğeni Otto Frisch ile birlikte fiziksel olarak açıklar ve çekirdek bölünmesi (nükleer fisyon) adını verir. Ama Hahn'dan asıl kazığını şimdi yiyecektir: Hahn, tam 25 yıl boyunca buluşun bütünüyle kendisine ait olduğunu ileri sürer. 1943'de, ABD'nin yürüttüğü atom bombası projesine davet edilen Lise Meitner, bilimsel katkılarını askeri uygulamalarda kullanmayacağını belirterek bu daveti kabul etmez. Otto Hahn, fizyonu keşfetmesinden dolayı (ki o sadece deneyleri yapar, asıl keşif Meitner'indir) 1946 yılında Nobel kimya ödülünü alır. 1968 yılında Cambridge'te ölen Meitner anısına, 1997 yılında 109 atom numaralı elemente "Meitnerium" (Mt) adı verilir.

BİLİM UĞRUNA ÖLEN KADIN: MARİE CURİE

Marie Curie, radyoaktivite konusundaki çalışmalarda bir öncüydü. Nobel Ödülü'nü alan ilk bilim kadını da bu ödülü iki kez kazanan ilk kişi de oydu, radyasyon yüzünden ölen ilk insan da...

1867'de Polonya'da dünyaya gelen Manya Sklodowski, herkesçe bilinen adıyla Marie Curie, okumak için uzun bir süre çalışmak zorunda kaldı. Daha sonra Paris'e giden Marie, Sorbonne Üniversitesi'nde okumaya başladı, bu dönemde Pierre Curie ile evlendi. Pierre ile birlikte çalıştıkları ortak laboratuvarda radyum elementini buldular. Radyum buluşu 1902'de Curie'lerin, Nobel Ödülü'nü Henri Becquerel'le birlikte almaları tartışmalarını başlattı. Ancak Fransız Bilim Akademisi'ndeki bilim insanları (ki akademinin tamamı erkek üyelerden oluşuyordu), yazdıkları tavsiye mektuplarında bilerek ve açıkça Marie Curie'nin adını atladılar. Nobel Komitesi adayları inceledikten sonra Marie Curie'ye de 1903 Fizik Ödülü'nü verdi. 1906'da Pierre Curie'nin yaşamını yitirmesi üzerine Marie, tek başına çalışmalarını sürdürdü. Aynı yıl Sorbonne Üniversitesi'ne profesör olarak atandığında, bu okulda ders veren ilk kadın ünvanını kazandı. Polonyum ve radyum üzerine yaptığı çalışmalarla da 1911'de Nobel Kimya Ödülü'nü alarak yine bir ilke imza attı, Nobel Ödülü'nü iki defa kazanan ilk bilim insanı oldu.

Curie, radyumun tıbbi uygulamalarda kullanılmasına öncülük etti. Kansere karşı çok etkili sonuçlar veren "radyoterapi", uzun yıllar boyunca milyonlarca insanın hayatını kurtardı. Önemli başarılarına karşın Curie, özellikle eşinin ölümünden sonra toplumun ona yüklediği 'dul' etiketi altında büyük zorluklar yaşadı. Eşinin ölümü üzerine türetilen dedikodular, bilimsel kuruluşlar tarafından sürdürülen karalama kampanyaları, Curie'nin bilimsel anlamda ölümsüzleşmesini engelleyemedi. Uzun yıllar üzerinde çalıştığı radyum nedeniyle kan kanserine yakalanan Curie, 4 Haziran 1934'de yaşamını yitirdi. Radyasyon zehirlenmesinden ölen ilk insan da o olmuştu. Yıllar süren mücadelesinin izleri Curie'nin ellerine de yansımıştı, parmakları nasırlarla ve radyasyon yanıklarıyla doluydu.

UZAYIN ÇAYKA'SI*

"Ufku gördüm. Açık mavi, güzel bir şerit. İşte bu dünya. Ne kadar da güzel! Her şey çok iyi gidiyor." Bu sözler uzaya çıkan ilk kadının ağzından dökülüyor.

16 Haziran 1963'de bir işçi kadın yalnızca kendinin değil, büyük insanlığa ait bir hayaline kavuştu. Kapitalizmde emekçi bir kadının hayal bile edemeyeceği bir şeyi, SSCB'de Valentina Tereşkova yaptı; uzaya çıkan ilk kadın oldu.

6 Mart 1937'de SSCB'de dünyaya gelen Valentina Tereşkova'nın annesi, pamuk fabrikasında tekstil işçisi, babası ise traktör sürücüsü bir çiftçi. 2. Paylaşım Savaşı'nda Nazilere karşı mücadele eden babası, Valentina henüz 2 yaşındayken faşistler tarafından katledildi. Annesine çiftlik işlerinde yardım eden Valentina, okulu yarıda bırakmak zorunda kaldı. Volga nehri kıyısındaki bir köyde yaşayan Valentina, 17 yaşında bir lastik fabrikasında çalışmaya başladı. Uçmaya merak sararak, 22 yaşındayken, Yaroslavl'da bir havacılık kulübünde paraşütle ilk atlayışını gerçekleştirdi. Ardından Tekstil Fabrikası İşçileri Paraşüt Kulübü'nü kurarak, hayallerini diğer işçi arkadaşlarıyla paylaştı. Valentina, tekstil fabrikasında çalışırken, 24 yaşında yerel Komsomol'un (Komünist partinin gençlik örgütü) sekreterliğini yaptı, bu arada mühendislik eğitimi aldı.

Hayallerini uçmakla sınırlı tutmayan Valentina, 1962'de kozmonot seçmelerine katıldı. Seçmelerinde başarılı olarak, 18 aylık bir eğitimin ardından Vostok 6 uzay gemisinin şef pilotu oldu. 16 Haziran 1963'de Vostok 6 ile uçarak uzaya fırlatılan ilk kadın olan Valentina, dünya yörüngesinde 48 tur attı ve neredeyse üç gün uzayda kaldı. Böylece o zamana kadar uzaya giden ABD'li astronotların toplam süresinden daha fazla uzayda kalmış oldu. Valentina, artık 'Çayka' olmuştu. Kadınların bu konuda, yapısal olarak erkekler kadar yeterli olup olmadığının tartışıldığı bir dönemde, o zamana kadar kimsenin cesaret edemediğini, Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin de teşvikiyle Çayka başardı.

Dünyaya döndüğünde Kızıl Meydan'da alkışlarla karşılanan Çayka'ya Lenin Onur Ödülü verildi. Aynı dönemde partiye de üye olan Çayka, Sovyetler Birliği'nin kadın sözcüsü seçildi. 1968-1987 yılları arasında çalışma yürüttüğü Sovyet Kadınları Komitesinde, 1977'de başkanlık da yaptı. Bir dönem Uluslararası Demokratik Kadın Federasyonu'nun başkan yardımcılığını da yürüten Çayka, uzay programında hava sahası mühendisi olarak çalışmaya devam ederken, bir yandan da kadın hakları ve kültür konusunda çalışma yürüttü. Çayka, 1966-74 yıllarında Sovyetler Birliği Yüksek Konseyi üyeliğiyle birlikte Sovyetler Birliği Komünist Partisi merkez komitesi üyeliği görevini de üstlendi. Ay'daki bir kratere adı verilen Çayka, şu anda, Moskova'da mütevazi bir hayat sürüyor.

*Çayka: Martı; Valentina Tereşkova'nın kod adı.

MESLEĞİ MATEMATİKÇİ OLAN BİR KADIN: SOPHİE GERMAİN

Öldüğünde bile matematikçi olarak kabul görmeyen Sophie Germain, yıllarca bir erkek adı kullanarak profesörlerle yazışmak zorunda kaldı, çalışmaları erkek matematikçiler tarafından çalındı.

Zengin bir ipek tüccarının kızı olan Sophie, 1776 yılında Fransa'da dünyaya geldi. 13 yaşındayken Arşimet'in ölüm hikayesini okuduktan sonra matematikçi olmaya karar veren Sophie, kendi kendine Latince ve Yunanca öğrendi. Daha sonra ailesinin muhalefetine rağmen geceleri gizlice Newton ve Euler'i okumaya başladı. Felsefeyle ilgilendi. Sophie yaşadığı devrin en prestijli yarışmalarına katıldı. Fakat kadın olduğu için hiçbir zaman hak ettiği dereceyi alamadı. Poisson, Gaspard de Prony ve Laplace'dan oluşan bir jürinin seçiciliğinde katıldığı bir yarışmada sunduğu makale, bazı teknik hatalar nedeniyle kabul edilmedi ve kendisine çalışmasının neden kabul edilmediği söylenmedi bile. Olaydan 55 yıl sonra Gaspard de Prony'nin yazdığı makalelerinden birinin, Sophie'nin yazdığı makalenin düzeltilmiş şekli olduğu anlaşıldı!

Erkekler dünyasında kadın olduğunu saklayarak, kağıt üzerindeki çalışmalarına daha fazla değer verilebileceğini düşünen Sophie, hocası Lagrange'ın dersi için hazırladığı çalışmada 'M. Antoin LeBlanc' diye takma bir isim kullandı. Çalışmaları konusunda Göttingen Üniversitesi profesörlerinden Gauss ile mektuplaşırken de imzasını 'M. LeBlanc' diye attı. Gauss, kendisiyle mektuplaşan LeBlanc'ın aslında bir kadın olduğunu ancak yıllar sonra öğrendi. Sophie, doktora yapmak için başvurduğu Almanya'daki Göttingen Üniversitesi'ne kadın olduğu için kabul edilmedi. Daha sonra üniversite, Sophie'ye şeref doktorası vermeye karar verdiğinde ise geç kalmıştı; Sophie Germain, ödülünü alamadan öldü. Rakam teorisi üzerine çalışmalarını sürdürürken 55 yaşında kanserden ölen Sophie Germain'in, ölüm sertifikasındaki meslek bölümüne matematikçi bile yazılmadı, 'rantiye' olarak kaydedildi. Sophie Germain'in matematikteki meşhur Fermat Teoremi'nin çözümüne yaptığı katkılar bilinen en iyi çalışmasıdır. Fermat Teoremi'ne yaptığı katkılar, kendinden ancak 100 yıl sonra Alman matematikçi Eduard Kummer (1810-1893) tarafından bir adım ileri götürülebilmiştir.

BİR YILDIZ TUT; ADI MARGARET OLSUN

Tarihte başarıları duyulmamış kadın bilim insanları hakkında 'asıl işi' kocalarının yaptığı, kadınların ise 'asistan' olduğu iddia edilir. Margaret Winkelmann da bu kadınlardan biri. Margaret, 17. yy Almanya'sının tek kadın astronomuydu ve kuyrukluyıldızı keşfeden ilk kadın oldu.

1670'de Almanya'da dünyaya gelen Margaret, döneminde Almanya'nın tek kadın astronomuydu. Margaret, araştırmalarını sürdürebilmek için Berlin Bilimler Akademisi astronomu Gottfried Kirch ile evlendi. Margaret ve kocası iş yükünü paylaşıyordu; biri gökyüzünü incelerken sırayla uyuyorlardı. Bu rutin gözlemler sırasında kocasının uyuduğu bir gece, Margaret kuyruklu yıldızı keşfetti. Her yıldıza kaşifinin adı verilmesine rağmen Margaret'ın yıldızına onun adı değil de keşfin yapıldığı yıl olan 1702 adı verildi. Latince bilmediği için krala yıldızı tanıtan raporu kocası yazdı. Ve elbette ki, gökcisim de kocasının buluşu olarak kabul edildi! Krich, keşfin karısına ait olduğunu biliyordu ancak bunu yıllarca sakladı, keşfin kendisine ait olduğunu iddia etti. Margaret, hiç ödül alamadı, takdir de görmedi. Kocası öldüğünde Margaret, astronom unvanını kızı ve oğluna devretmek için Akademi'ye talepte bulundu. Akademi'de herkes onun eşiyle hemen hemen aynı işi yaptığını bilmesine rağmen Akademi Sekreteri Johann Jablonski, "Bir kadın böyle bir pozisyona getirilirse ağızlar açılır" gerekçesiyle bu talebi reddetti.

Akademi onun yerine yetersiz bir astronomu getirdi. Bu astronomun ölümünden sonra Margaret'in oğlu yerine alındı, Margaret da oğlunun asistanlığını yapmaya başladı. Tabi bir şartla; gözlemevine ziyaretçiler geldiğinde saklanacaktı çünkü kadın bir astronomun görünmesi hiç iyi olmazdı! Margaret daha çok güneşle Satürn ve Venüs'ün aynı düzlemde yer almasını konu alan yazıları, Jüpiter ve Satürn'ün 1712'de aynı çizgide olmasına yaklaşımı ile ilgili çalışmalar yaptı. Margaret, tahmin ve gözlemlerine devam etti. Ancak zaman ilerledikçe, ziyaretçiler gözlemevine geldiğinde saklanmayı reddediği için akademi üyeleri iyice rahatsız olmaya başladı. Sonunda fakülteyi tümden terk etmesini istediler. Margaret, yaşamının son yıllarında ömrünü verdiği bu işten kovulmuştu.

20. YÜZYILIN BİLİM KADINI: KOCHİNA

Rus kadın matematikçi Palageya Yakovlevna Polubarinova Kochina, sosyalist rejimde gördüğü teşvik, makalelerinin yayınlanması ve aldığı unvanlar sayesinde çalışmalarını sürdürebilmiştir. Bir asırlık ömrüne yüz yıllık çalışmalar sığdıran Kochina, hidrojeolojiye yaptığı katkılarla tanınıyor.

Çarlık Rusya'da 1899'da dünyaya gelen Kochina, 1916'da Pokrovsky Kız Okulu'ndan mezun oldu. 1917 Ekim Devrimi'nin Çarlık Rusya'sındaki toplumsal cinsiyet ayrımını yok etmesi sayesinde Kochina, 1917'de Petrograd Üniversitesi'ne gidebildi. Aynı üniversiteden Nikolai Kochin ile evlenen Kochina, 1934'de Leningrad Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Daha sonra araştırmacı olarak çalıştığı Steklov Matematik Enstitüsü'nde, 1940'da matematik ve fizik dallarında doktorasını tamamladı.

2. Paylaşım Savaşı yıllarında kocasının hastalanarak ölmesi üzerine kocası yerine SSCB Bilimler Akademisi'nde ders vermeye başladı. 1946'da katkılarından dolayı Akademi üyeliğine getirildi. 1958'de Sibirya'ya giderek Akademi'nin Sibirya Kampüsü'nü kurdu. Aynı yıl Rusya'da, çeyrek bin yıllık geleneğe sahip, en saygın unvanlarından biri olan Bilimler Akademisi üyeliği verildi. 12 yıl Sibirya'da Hidrodinamik Enstitüsü yöneticisi ve Novosibirsk Üniversitesi Teorik Mekanik Bölümü başkanı olarak görev yaptı. 1969'da Komünist Parti kahramanlık unvanını alan Kochina, 1970'de Moskova'ya Akademi'ye döndü ve 1979'da Ulusların Dostluğu onuruna layık görüldü. 1994'de 95'inci doğum günü anısına St.Petersbourg'da kompleks analiz konusunda uluslararası bir konferans düzenlendi. Sonuncu makalesini ölümünden kısa bir süre önce, kendisi gibi matematikçi olan kızı Nina Kochine ile birlikte 1999'da yayınladı. Kochina, bilimsel bir çok makale ve kitabın yanı sıra bir çok ünlü matematikçinin biyografisini de yazmıştır. Rus kadın matematikçi Sofya Kovalevskaya'nın bir çok eserinin yanı sıra Karl Weirtrass, Alexander Friedman, kocası Nikolai Kochin ve Gosta Mittag-Leffler'in biyografilerini yayınladı. 90 yaşında 624 sayfalık kendi çizimlerini de içeren anılar kitabını yayınladı.

GENETİK BİLİMİNDE ÇIĞIR AÇAN BİR KADIN

Moleküler biyolog, biyofizikçi ve kristallografçısı olan Rosalind Elsie Franklin, DNA'nın üçlü sarmal yapısını görüntülemeyi başaran ilk bilim insanı. Fakat erkek meslektaşları ulaştığı verileri çalınca, 1962'deki Nobel ödülünü de onlar aldı. Kaynaklarda adı neredeyse hiç geçmeyen Rosalind, hep erkek bilim insanlarının 'asistanı' olarak tanıtıldı.

1920 yılında Londra'da dünyaya gelen Rosalind, daha 15 yaşındayken bilimle uğraşmayı kafasına koydu. Babasının yüksekokula gitmesi yerine yardım kuruluşları için çalışan bir sosyal güvenlik uzmanı olmasını istemesine rağmen Rosalind, 1938'de Newnham Koleji'ne girdi. 1942'de İngiliz Kömür Değerlendirme Araştırmaları Birliği'nde çalışmaya başladı. Kömür ve grafitin mikro yapılarına ilişkin çalışmalar yaptı. 1945'te Cambridge Üniversitesi'nden fiziksel kimya dalında doktora derecesi aldı. 1947-1950 yılları arasında Paris'te Devlet Kimya Hizmetleri Merkez Laboratuvarı'nda X ışınları kırınımı yöntemi üzerinde çalıştı. Çalışmalarıyla, kok kömürü ve atom teknolojisi açısından değerli bulgular elde etti.

Rosalind, 1951'de Londra'daki Kings Kolej'e bağlı laboratuvarlarda çalışmaya başladı. O dönemde kadınların laboratuvardaki yerlerinin teknisyenin ötesine geçmesi kabul edilemezdi. Bu nedenle ikisi de eşit konumda olmalarına rağmen Rosalind kaynaklarda, aynı laboratuvarda çalışan Maurice Wilkins'in asistanı olarak gösterildi. Bu dönemde Rosalind, Fransa'da öğrendiği X ışınları kırınım yöntemini kullanarak DNA'nın yoğunluğunu, sarmal biçimini ve başka önemli özelliklerini saptadı. DNA'nın yapısını çözen Rosalind'in çalışmaları, Wilkins tarafından çalındı ve James Watson ve Francis Crick'e gönderildi. Watson ve Crick de 1953'te yazdıkları makalede DNA'nın üç boyutlu yapısını 'çözdüklerini' açıkladılar. Rosalind, 1958 yılında henüz 37 yaşındayken kanserden yaşamını yitirdi. 1962 yılında Watson, Crick ve Wilkins DNA çalışmalarından dolayı Nobel Ödülü alırlarken Franklin'in adı bile anılmadı. Geç de olsa bugün bilim çevreleri, DNA çalışmaları üzerinde Rosalind Franklin'in önemli katkıları olduğunu ve öncü çalışmalar yaptığını kabul ediyor.

ÇAĞININ İLERİSİNDE BİR PSİKİYATRİST: KAREN HORNEY

Psikiyatrist Karen Horney'in nevroz ve tedavisine ilişkin görüşleri, özellikle 1940-1960 yılları arasında psikoterapi alanını önemli ölçüde etkiledi. Çok sayıda psikiyatrist ve psikolog Horney'in kültürel ve toplumsal etmenlere önem veren görüşlerinden ve tedavi tekniklerinden yararlandı.

1885 yılında Almanya'da doğan Karen Horney, dindar ve otoriter bir ailede büyüdü. Abisini üniversiteye göndermek için çabalayan ailesi, sıra Karen'e geldiğinde karşı çıktı. 1906'da Berlin Üniversitesi'ne öğrenime başladığında parmakla sayılacak kadar az olan kadın öğrencilerden biriydi. 1909'da aynı üniversiteden Oscar Horney ile evlenen Karen, 1911'de mezun oldu. Karen, kişisel sorunlarını ve aile içinde yaşadığı sıkıntıların yol açtığı psikolojik problemlerini yenmek amacıyla psikanalizle ilgilenmeye başladı.

Erkek ve kadınların farklı kişiliklerle dünyaya geldiğini savunan psikanalize karşı olarak Karen, cinsiyetler arasındaki farkın biyolojik değil kültürel ve toplumsal olduğunu savundu. Psikanalize yönelik yaptığı bu eleştiriler nedeniyle 1934'te girdiği Psikanaliz kurumundan 1941'te çıkarıldı. Freud'un "saplanmış enerji ve bilinçaltı"na yüklediği anlamı Karen, "bozuk aile içi ilişkilere ve anne baba davranışları"na bağladı. Karen, psikanalizin ve Freud'un kadınlara ilişkin küçümseyici düşüncelerine karşı çıkarak başladığı yolculukta "kız çocukların erkek olma isteğine" yönelik açıklamalar yapan psikanalize, "erkeklerin kadınların doğurganlık ve annelik özelliğini kıskanması" ile karşılık verdi. Bunu yaparken psikanalizde yer alan cinsiyet üstünlüğü kavramını reddetti ve sanılanın aksine her iki tarafın da farklı farklı hayranlık duyulacak özellikleri olduğunu belirtti. Çağın ilerisinde bir görüş olarak ortaya koyduğu değerlendirmeleri bugün geçerliliğini ortaya koymuştur. 1952'de hayata gözlerini yuman Karen, psikoloji tarihinde Freud'a net bir şekilde karşı çıkan ilk kadın psikiyatrisi olarak yerini aldı.

İYİLİĞİN KİMYASI: DOROTHY CROWFOOT HODGKİN

Dorothy Crowfoot Hodgkin, protein kristalografisi bilim dalının kurucusu. Biomoleküllerin üç boyutlu yapılarını belirlemek için kullanılan X-Işını tekniğinin öncülüğünü yaptı. Kolesterol, penisilin, B-12 Vitamini ve insülin'in moleküler yapılarını keşfetti.

Aslen İngiliz olan Dorothy Crowfoot Hodgkin, 1910'da Mısır'da dünyaya geldi. Annesinin teşvikiyle küçük yaşlarda kimyaya yöneldi. Oxford Üniversitesi Somerville Koleji'nde başladığı öğrenimini, Cambridge'de John Desmond Bernal'in yanında sürdürdü. Bu sırada X- ışını yöntemini kullanarak protein yapılarını incelemeye başladı. 1936'da Somerville Koleji'nde akademik görevine başlayan Dorothy, 1977'ye kadar bu görevi sürdürdü. 1960'da Kraliyet Cemiyeti Wolfson profesörlüğüne atandı.

1934'de küçük bir miktar kristal insülin örneği ile başladığı çalışmalar olağanüstü bilimsel araştırma projelerinden biri oldu. İnsülini incelemek için Dorothy ve meslektaşlarının X-ışını tekniğini geliştirmeleri senelerce sürdü. Dorothy, insülinin yapısını ancak 1965'de çözebildi. B-12 Vitamini üzerine çalışması ile 1964 Nobel Kimya Ödülünü aldı. Ancak gidecek yolu henüz bitmemişti. İnsülin üzerine aktif çalışmalar yapan laboratuvarlarla işbirliği yaptı, tavsiyeler verdi, dünyayı dolaşıp insülinin ve onun şeker hastaları için önemini anlatan konferanslar verdi.

Komünist Parti üyesi bilim insanı John Desmond Bernal, Dorothy hayatında önemli bir yer tuttu. Kendisi de sol fikirlere sahip olan Dorothy, çevresindeki insanlarca alçakgönüllülüğü ile tanındı. Dorothy, 1937'de Komünist Partisi üyesi olan Thomas Hodgkin ile evlendi. Dorothy, bilimsel çalışmalarının yetkinliği ve uzmanlığına karşın zihni tek yönle sınırlı, tek taraflı bir bilim insanı değildi. Pek çok ödül aldı ama onun ilgilendiği daha çok insanlarla düşüncelerini paylaşmak oldu. 1994'de hayatını kaybeden Dorothy, hayatını boyunca sosyal eşitsizliklerin karşısında durdu.

ÇARPIM TABLOSUNU 'BİLMEYEN' KADIN MATEMATİKÇİ

Rus matematikçi Sophia Kovalevskaya, kadın olduğu okullara kabul edilmedi. Doktorası tamamlayabildiyse de bu sefer de kadın olduğu için iş bulamadı. Ancak ilkokul öğretmeni olarak iş bulabilen Sophia, "çarpım tablosunu bilmiyorum!" diyerek bu teklifleri reddetti.

1850 yılında Çarlık Rusya'sında dünyaya gelen Sophia Kovalevskaya, kitap okuduğunu ve matematik çalıştığını anne ve babasından saklamak zorunda kaldı, evde herkes uyuduktan sonra okumaya çalıştı. Kadın olduğu için Rusya'daki okullara kabul edilmeyen Sophia, okumak için evlenip Almanya'ya gitti. Ama burada da kadın olduğu için Heidelberg Üniversitesi'ne kabul edilmedi. 24 yaşındayken Göttingen Üniversitesi'nden doktora derecesi almayı başaran Sophia, dünyaca ünlü matematikçi Kari Weierstrass'dan referansları olduğu halde iş bulamadı. Ne Almanya'da ne de Çarlık Rusya'sında iş bulamamasının en önemli nedeni, tabii ki kadın olmasıydı. Bulduğu ufak tefek işleri "çarpım tablosunu bilmediğini" söyleyerek kabul etmeyen Sophia, altı yıl boyunca kendini dış dünyaya kapadı, hiç bir çalışma yapmadı.

1882'de tekrar matematiğe dönen Sophia, 1884'te Stockholm Üniversitesi'nde özel doçent unvanıyla işe başladı. Beş yıl sonra da Stockholm Üniversitesi Matematik Bölümü Başkanlığı'na getirildi. Böylece Avrupa'da bir üniversitede bölüm başkanı olan üçüncü kadın oldu. Sophia'dan önce fizikçi Laura Bassi ve matematikçi Maria Agnesi bu unvanı almıştı. Stockholm'deki çalışmaları sırasında Acta Mathematica isimli bir matematik dergisinin editörlüğünü yaptı. Paris ve Berlin'deki matematikçileri bir araya getiren Sophia, uluslararası konferanslar düzenledi. Fransızların prestijli bilim ödülü olan Prix Bordin yarışmasında yazdığı makaleyle ödül aldı, 1898'de de İsveç Bilimler Akademisi ödülünü kazandı. Bir dönem kendisine iş vermeyen Çarlık hükümeti, çalışmalarıyla kendini ispatlayan Sophia'yı, Rusya'nın en prestijli bilim insanları topluluğu olan Imperial Academy'nin uzaktan üyeliğine seçti. Sophia sayesinde Imperial Academy'nin kuralları değiştirildi ve kadın üye alınmasına olanak tanındı. Sophia, üretkenliğinin doruğundayken, 41 yaşında, yakalandığı zatürrenin neden olduğu solunum yetmezliğinden öldü.

MESKENİ DAĞLAR OLAN SOVYET BİLİMKADINI

Sovyet bilim kadını Tatyana Feodovna hayatı boyunca Kürtler üzerine araştırmalar yaptı. Kafkasya'ya gidip Kürt aşiretlerini dolaştı, yaşamlarını belgeledi, Kürtçe öğrendi.

1926 yılında Moskova'da dünyaya gelen Tatyana Feodovna, ilk ve orta dereceli okullarda üstün başarılar sergiledi. 2. Paylaşım Savaşı'nın sürdüğü yıllarda Sovyetler, tüm gençleri teknik eğitim alıp, savaşın ihtiyacı olan teknik donanımı almaya çağırdı. O dönemleri Tatyana, kitaplaştırdığı anılarında şöyle anlatır: "Bütün halkım faşizme karşı savaşırken benim boş durmam kabul edilemezdi. Ben de teknik üniversiteye giderek savaşa gitmek istedim, MVTU Teknik Akademisi'ne girdim." Teknik Akademi sonrası hayali olan Ortadoğu Halkları Akademisi'ne giden Tatyana, profesör Margarita Lepor Tesner'in yardımıyla, Ortadoğu dilleri konusunda uzmanlaştı. İran üzerine çalışırken Kürt halkının tarihi ve yaşamıyla ilgili bilgilere rastladı ve Kürtlerin yaşadığı tarihi trajedi ilgisini çekti. Tatyana, buradan Kürt tarih ve kültürünü daha iyi öğrenebileceği Etnografya bölümüne geçti. O dönem Rusya etnografya bölümü öğrencilerin seçtikleri halkı incelemek araştırmak için o bölgeye gönderilirdi.

İlk olarak Kürtleri incelemek için Dağıstan'a giden Tatyana, 1951'de de Ermenistan, 1957'de de Azerbaycan'a gitti, arabaların dahi gitmediği dağ köylerine ulaştı. O güne kadar hiçbir bilim insanının gitmediği o dağlardan yazdığı makaleler ve değerlendirmeler Tatyana'nın, Rusya'nın bilim çevrelerinde ün kazanmasını sağladı. Tatyana, Kafkasya'daki Kürtlerin Türk katliamlarından nasıl kaçtıklarını araştırdı. Araştırmalarını Z Kafkas Kürtleri adlı kitapta topladı. Sovyet üniversitelerinde okuyan İsmail Murat Razmafa, Seit Aziz Şemzini, Mecit Ali, Abdullah Gafur gibi birçok Kürt öğrenciyi yanına alan Tatyana, kendi halkı ve ülkesi konusunda uzmanlaşmalarına yardımcı oldu. Kürdistan'daki çatışmalara rağmen 1978'de Doğu ve Güney Kürdistan'a gitti, Erbil ve Süleymaniye'de kalarak araştırmalar yaptı. Araştırmalarını, 19 ve 20. yüzyıllardan günümüze Kürtlerin Maddi Kültürü adlı kitapta yayınladı. Tatyana, hayata veda ettiği Şubat 2004'e kadar Patrisa Limumba Üniversitesi'nde seminerler vermeye ve danışmanlık yapmaya devam etti.