ANASAYFA GÜNCEL DÜNYA POLİTİKA EMEK EKONOMİ YAŞAM GENÇLİK KADIN KÜLTÜR-SANAT ETHA ÖZEL ROPORTAJ ÇEVİRİ Et-TV Et-GALERİ ara

Seçim ittifakı, seçim güvenliği- Alp Altınörs

"Seçim ittifakı" tasarısı, "sopalı seçim" taslağıdır. Sadece "sopalı" da değil, alenen "hileli" bir seçim taslağı getirilmiştir. CHP lideri Kılıçdaroğlu'nun da (ancak bir yıl sonra) ilan edebildiği üzere, 16 Nisan referandumunun gerçek sonucu %51 oranında 'Hayır' iken, daha ortada bu yasa yokken yapılan hilelerle sandıktan %51 'Evet' çıkartıldıysa, bu yasa sonrasında olabilecekleri, varın siz düşünün.

Etkin Haber Ajansı / 03 Mart 2018 Cumartesi, 09:03

ALP ALTINÖRS- 1957 yılına kadar Türkiye'de seçim ittifakı yasaldı. 1957'de, sarsılan Menderes iktidarına karşı CHP merkezli gelişen seçim ittifakı, iktidar değişimini gündeme getirince seçim ittifakı yasaklandı. Zira Türk muhafazakar milliyetçi sağ için seçimler, sandık ancak kendilerini iktidara getirdiği zaman geçerlidir.

1950'de iktidara gelen, 1954 seçimleriyle neredeyse Meclis'in tümünü ele geçiren Menderes hükümeti, 1955 mali krizinin ardından düşüşe geçti. İstanbul sanayi ve ticaret burjuvazisini temsil eden bir grup koparak Hürriyet Partisi'ni kurdu. 6-7 Eylül vahşeti gibi tertiplere başvurarak ayakta kalmaya çalışan DP, üstüne bir de bu tertibi "komünistlere" yıkarak, "komünist tehdidine" karşı birçok yeni antidemokratik yasa çıkartmanın vesilesi yaptı.

SEÇİM İTTİFAKLARI NEDEN YASAKLANMIŞTI?

Nihayet 1957 seçimleri geldiğinde Osman Bölükbaşı'nın Cumhuriyetçi Millet Partisi (MHP'nin önceli), Hürriyet Partisi ve CHP arasında bir seçim ittifakı kuruldu. Ne var ki, Demokrat Parti seçimlere kısa süre kala bir yasa değişikliğiyle seçim ittifakını yasakladı. DP'nin önceki seçime göre 10 puan oy kaybederek %47 oy aldığı bu seçimlerde, seçim ittifakı partileri toplamda %52 oy aldılar. (1957 seçimleri demişken, o ağır şartlar altında örgütlenerek seçimlere katılan Hikmet Kıvılcımlı'nın Vatan Partisi'ni de anmayı ihmal etmeyelim.)

İşte Türk burjuva siyasetinde, 60 yıldır süren "seçim ittifakı yasağının" sebebi budur.

Türk burjuva siyasetinin tipik özelliği, bu tarihten itibaren siyasal bloklaşmaların belirli partiler etrafında gerçekleşmesi biçiminde olmuştur. Muhafazakar-milliyetçi blok; Adalet Partisi, ANAP, DYP ve nihayet AKP etrafında gerçekleşmiş, laik-milliyetçi blok ise CHP etrafında birleşmiştir.

Türk burjuva cumhuriyetinin bugün gelinen tarihsel kriz aşamasında, seçim ittifakının yeniden kanunlaştırılmak istenmesi asla bir rastlantı değildir. Faşist rejimin olduğu kadar burjuva cumhuriyetinin de tarihsel ve yapısal bir kriz yaşadığı şartlarla yakından bağlantılıdır. Egemen sınıf kesimleri arasında parçalanma, iç çatışma, iktidar mücadelesi görülmemiş bir düzeye varmıştır. Ama bundan daha da önemlisi, ezilenlerin tarihsel bloğunun HDP etrafında şekillenmiş olmasıdır. Cumhuriyetin 90 yıllık tarihinde asla görülmemiş bir durumdur bu. Egemen sınıfların iki kanadının çeşitli partiler etrafında bölünmesi ve bloklaşması ne denli sık rastlanan, olağan bir durumsa, bu da tersine o denli görülmedik, ender bir durumdur.

EZİLENLERİN TARİHSEL BLOĞU

İlk kez işçi sınıfı ve ezilenler, burjuva partileriyle geleneksel bağlarını çözerek, ezilenlerin birleşik cephesi etrafında kümeleniyorlar. Aleviler CHP'den, muhafazakar Kürtler AKP'den koparak, büyük şehirlerin demokratik orta sınıf kesimlerinin de desteğini alarak, metropollerin Kürt ağırlıklı güvencesiz işçi-işsiz kitlesinin birleştirici bir maya gibi sardığı bir halk gücü zemininde, her milliyetten kadınların ve gençlerin aktif katılımı üzerinde yükselen, ezilenlerin tarihsel bloğu olarak HDP benzersiz bir durum açığa çıkartmıştır.

7 Haziran'da HDP'nin %13 oy alarak "resmileştirdiği" bu siyasi tablo, Türk burjuvazisinin hasım kesimlerini sarsmış ve birbirine yaklaştırmıştır. Bunun ilk örneği, MHP ve lideri Bahçeli'nin AKP ve Saray'a iltihak etmesidir. Ama CHP'nin dokunulmazlıkların kaldırılmasına, Suriye savaş tezkerelerine verdiği destek de buna örnektir.

BAŞYÜCELİK YA DA BAŞBUĞLUK DEVLETİNE DOĞRU

Nihayet Türk burjuvazisinin yürütücüsü olarak bütün yetkileri ellerinde toplamaya başlayan Erdoğan, Meclis'i önemsizleştirdiğinde, HDP'yi de zayıflattığı için bütün egemenlerin desteğini aldı. Oysa, AKP, o döneme kadar egemenler içi mücadelede kendi meşruiyetini Meclis'i güçlendirerek açıyordu. Nihayet 12 Eylül'ün kurduğu devlet biçimi aynen devam edecekse, bunun için bir "çelik çekirdeğe" ihtiyaç olacaktı. Böyle bir devlet biçimi Meclis'ten yönetilemezdi. Dün bu merkez Genelkurmay'dı. Bugün ise Saray olacaktı.

Ancak AKP-MHP savaş bloğu başarısız oldu. Yürüttükleri politikalar sonucu ülkeyi felaketten felakete sürüklediler. Savaş günlük yaşama işledi. Genç ölümler bitmek bilmedi. Şehirler yakıldı, yıkıldı. Dahası, savaşın perdesi altında örgütlenen cuntacı generaller 15 Temmuz'da "darbe içinde darbe" yapmaya giriştiler. Kürt sorununun "askeri metodla" ezerek çözüleceği sanılırken, bu politika bir kez daha ülkeye topyekün bir yıkım getirdi.

Gelinen noktada, 16 Nisan seçimlerinin de gösterdiği üzere; söz, propaganda, örgütlenme, gösteri özgürlüğünü içermesi zorunlu olan "seçimler" yerini oylamaya bırakmıştır. Bırakın seçimler öncesi bütün partilerin serbestçe propaganda yapmasını –ki pratikte ülkenin en az 40 şehrinde muhalefetin propaganda yapması ya imkansız ya da çok zordur – 16 Nisan'la birlikte oy sayımı da şeffaf ve güvenilir olmaktan çıkmıştır.

Şimdi Meclis'e getirilen "seçim ittifakı" tasarısı, politik bakımdan, Adnan Menderes'in "Vatan Cephesi" girişimini andırmaktadır. DP'nin son yıllarında kurulan bu "Vatan Cephesi" gerçi bir partiler cephesi değildi, halkın doğrudan gidip üye olması, karşılığında ise odun-kömür vs. maddi yardımlar almasına dayanıyordu. Ancak politik bakımdan her türlü muhalefetin vatan hainliğiyle özdeşleştirilmesi yönüyle bugünkü "yerli ve milli" Cumhur İttifakı'nı andırmaktadır.

Tasarı, AKP-MHP arasında kurulacak "Cumhur İttifakı"nın yasal kılıfı olarak formüle ediliyor. Bahçeli liderliğinde tükenen, kitle tabanı eriyen MHP'nin bu yolla Meclis'e taşınması hedefleniyor. Bir yandan %10'luk seçim barajı korunurken, diğer yandan MHP'nin barajı geçebilmesi için formül uyduruluyor.

MHP'nin meclis seçimlerinde %10 baraj sorunu var iken, AKP'nin ise başkanlık seçiminde ilk turda %50'yi tutturma sorunu var. Eskiden hasım olan iki parti bu yüzden şimdi birbirlerine sarıldılar. Devletin bir tür Başyücelik (N. F. Kısakürek) ya da Başbuğluk (A. Türkeş) devleti yönünde dönüşümünü sürdürmek için uzun vadeli bir ittifaka girdiler. Tek adamın demir yumruğu altında, mezar sessizliğinin hüküm sürdüğü, sermayenin engelsizce sömürdüğü, devletin her şeyi yapmakta özgür, halkın ise politik anlamda köle olduğu, işçilerin örgütsüz bırakıldığı, kadınların eve kapatıldığı, gençlerin susturulduğu, Kürt halkı ve bütün ezilen halkların köleleştirildiği bir devlet düzeni için birleşiyorlar.

Ama egemen sınıfların karşıt bölüğü bir demokrasi bloğu kuramaz, halkların köleleştirilmesi en az AKP-MHP kadar onlar için de "varlık yokluk sorunu"dur. AKP-CHP arasındaki rekabetin özü, devletin demokratikleştirilmesiyle tamamen alakasızdır, mevcut devlete kimin hakim olacağıyla ilgilidir. AKP-MHP'nin bloklaşması, tersinden CHP-İyi Parti-Saadet Partisi bloğunu da koşulluyor ve zorluyor. HDP ise egemen sınıf partilerinden tümüyle tecrit edilerek baraj altına itilmeye çalışılıyor. Ama HDP'ye asıl gücünü veren emekçi, yoksul halk tabanında son Kongre'yle açığa vuran filizlenme, HDP'nin canlanmasının olanaklarını yaratıyor.

SOPALI VE HİLELİ SEÇİM TASARISI

Taslak, bununla da sınırlı değil. Sandık taşıma, sandığa polis çağırma, sandık başkanlarının mutlaka devlet memuru olması gibi uygulamalar, özellikle Kürt illerinde HDP'nin oylarını çalmak için yapılacak hilelere, zorbalıklara kılıf hazırlamak amaçlıdır. Zaten OHAL şartlarında, her türlü siyasi çalışmanın ağır polis baskısı altında yapılması yetmiyormuş gibi şimdi de oy sayımlarının da polis baskısı altında yapılması isteniyor. Daha ortada bu kanun yokken bile, 16 Nisan'da pek çok yerde HDP müşahitleri sandık başlarından uzaklaştırılmışlardı. Sandık taşıma yöntemiyle, HDP'li köylerin sandıkları korucu köylerine taşınarak, seçmenin can güvenliği tehlike altına alınıyor. 16 Nisan'da bu tür örneklerde pek çok köylünün, korucuların ellerinde silahla onları beklediğini, komşu köylere gitmek yerine oy vermekten vazgeçtiğini, bu seçmenlerin yerine mühürsüz pusulalarla "Evet" oylarının sandıklara doldurulduğunu gördük. Buna dayanarak Kürt halkının yüzünü AKP'ye döndüğü, AKP'nin oylarını artırdığı bile iddia edilebildi (yani işin psikolojik savaş yönü de vardı).

Ve nihayet; 16 Nisan referandumunda hilelerin şahı olan mühürsüz pusulaların bu paketle yasalaştırılması söz konusudur. Bu neden önemli? Bu yasa, iktidar sahiplerine, bir gece önceden oy pusulalarını yandaşlarına dağıtma hilesini yapma şansı veriyor. Böylece seçmen, üzeri AKP'ye damgalanmış mühürsüz pusulayı sandığa atıyor, mühürlü pusulayı ise götürüp AKP teşkilatlarına veriyor, böylece "ödülünü" alıyor. Bu hileyi önlemek üzere pusulalarda sandık kurulu mührünü zorunlu kılan kanunu değiştirmek, "millet iradesi" adına savunuluyor.

Yani, bu taslak, "sopalı seçim" taslağıdır. Sadece "sopalı" da değil, alenen "hileli" bir seçim taslağı getirilmiştir. CHP lideri Kılıçdaroğlu'nun da (ancak bir yıl sonra) ilan edebildiği üzere, 16 Nisan referandumunun gerçek sonucu %51 oranında 'Hayır' iken, daha ortada bu yasa yokken yapılan hilelerle sandıktan %51 'Evet' çıkartıldıysa, bu yasa sonrasında olabilecekleri varın siz düşünün.

Bütün bunlar yaşanırken, CHP Genel Başkanı %60 oy alacaklarından bahsetmekte, HDP Eş Genel Başkanı dahi, Cumhur İttifakı'nın %40'larda kalacağı öngörüsünde bulunmaktadır. Oysa 2019 yılında yapılacağı iddia edilen "seçimlerde" olağan bir oy verme ve oy sayma süreci yaşanmayacağı için bu tür öngörülerin de hayatta bir karşılığı yoktur. OHAL şartları altında gidilecek bir seçimin güvenliğini sorgulamak, birincil öncelik olmalıdır. Bu konuda ısrarlı bir mücadele verilmezse, ortaya çıkacak sonuç, 16 Nisan'dan farklı olmayacaktır.