ANASAYFA GÜNCEL DÜNYA POLİTİKA EMEK EKONOMİ YAŞAM GENÇLİK KADIN KÜLTÜR-SANAT ETHA ÖZEL ROPORTAJ ÇEVİRİ Et-TV Et-GALERİ ara

Antiemperyalizm mi Türk burjuva devletinin bekası mı?- Erdener Demirel

TC devleti ile ABD öncülüğündeki emperyalist blok arasındaki çelişkilerin bu kadar kızıştığı bir konjonktürde, Erdoğan'ı ya da CHP'den İYİ Parti'sine tüm düzen partilerinden herhangi birini "anti-emperyalistlik" adına "müttefik" olarak görmek niyetlerden bağımsız olarak TC devletinin bekasını dert etmek, ezilen ve sömürülenlerin düşmanı olan Türk egemen sınıflarının düşmanlarını düşman bellemek devrimcilik ya da anti-emperyalizm değil şovenizmdir.

Etkin Haber Ajansı / 05 Aralık 2017 Salı, 13:47

ERDENER DEMİREL- Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının akabinde emperyalist-kapitalist sistem zaferini, kendi tabirleriyle 'tarihin sonu'nu ilan etmişti. Şimdi ise varoluşsal kriz içerisinde çırpınıyor. Bu, 'Pirüs Zaferi'nin öncüsü ABD'nin durumu da pek farklı değil. 'Zafer'in üzerine inşa edilen hegemonya/düzen dağılıyor. Emperyalistler arası çelişkiler derinleşiyor. Beyaz Saray'da yeni bir "rekabet çağına" girildiği rapor ediliyor. Şimdilik Ortadoğu'da 3. dünya savaşının bir tür minyatürüne tanıklık ediyoruz. IŞİD bölgede askeri olarak yenildi ama kavga yeni başlıyor. Gökkubbenin altında büyük bir keşmekeş var.

Tarihte bütün büyük imparatorluklar uzun ve yıkıcı savaşlar dizisi sonucu gerilemiş ve tarih sahnesinden silinmiştir. Düzenin yeniden tesis edilebilmesi için rekabet halindeki güçlerden bir tarafın diğer tarafı yenmesi gerekecektir. Emperyalistlerin eskisi gibi yönetemediği günümüz dünyasında ezilenler, komünizmin kızıl sancağı altında iktidarlarını kuramadıkları taktirde 3. emperyalist paylaşım savaşı ve yıkım kaçınılmazdır.

Türkiye'deki gelişmeleri, 15 Temmuz girişimini, OHAL, AKP-MHP-Ergenekon koalisyonunu, Türk devletinin ABD ve AB ülkeleri ile karşı karşıya gelmesini vs. emperyalist-kapitalist sistemin krizinden, ABD hegemonyasının zayıflamasından ve de 94 yıllık tekçi rejimin krizden bağımsız okumak sığlıktır.

Son birkaç yıldaki gelişmeler, Erdoğan ve onunla beraber oluşan oligarşinin ikbalini de içermekle beraber, Türk devletinin karşı karşıya olduğu beka sorunuyla alakalıdır. Hakkını teslim etmek gerekir ki, Erdoğan, geleneksel devlet siyasetini layıkıyla sürdürüyor.

Türk devleti kuruluşundan sonraki ilk yıllarda Batı ile Sovyetler Birliği arasında denge politikası izlese de çok geçmeden safını emperyalist-kapitalist bloktan yana belirledi ve komünizmi "en büyük tehdit" olarak algıladı. 30'lu yıllarda faşist Hitler Almanya'sı ve İtalya ile yakın ilişkiler kurdu. Almanya'nın 2. emperyalist paylaşım savaşını kaybedeceği anlaşılınca dümeni Amerika'dan yana kırdı. Nitekim 1952 yılında NATO'ya üye oldu. İçeride ve dışarıda güvenliğini NATO'ya teslim etti. '70'li yıllarda Türkiye'yi 'komünizm tehlikesi'nden NATO kurtardı. Tabi ki Erdoğangillerin, Gülencilerin, Bahçelilerin içinden çıktığı Milli Türk Talebe Birliği, Komünizmle Mücadele Dernekleri ya da Ülkücü-Türk Ocakları'nın katkılarıyla...!

Türk devleti bu bakımdan kalıcılığını NATO'ya borçludur. Sömürgeci Türk devleti, Kürt özgürlük hareketinin gerilla savaşı karşısında "bölünmez bütünlüğünü" koruyabildiyse eğer bu, NATO sayesindedir. Kürt halk önderi Abdullah Öcalan'ı TC'ye teslim eden de ABD'dir. Kürtleri emperyalizmin işbirlikçileri diye yaftalayanlar bunları çok çabuk unutuyorlar.

15 YILDA EMPERYALİZME BAĞIMLILIK ARTTI

Yine unutulmamalıdır ki AKP, Türk egemen sınıflarının hem içerideki hegemonyalarını hem de emperyalist nizamdaki statülerini güvencelemek için üzerinde yükseldikleri ideolojileri olan Kemalizmin iflas etmesi nedeniyle devletin yeniden yapılandırılması hedefiyle iktidara gelmişti. Devletin yeniden formatlanması gerçekleşemese de neoliberal emperyalist küreselleşme AKP zamanında altın çağını yaşadı Türkiye'de. Uluslararası sermayenin Türkiye'nin yer altı ve yer üstü zenginliklerini yağmalayabilmesi, Türkiyeli işçilerin emek gücünden azami artı değer elde edebilmesi için her türlü yasa çıkarıldı. Son 15 yılda Türkiye'nin emperyalizme bağımlılığı her zamankinden daha fazla arttı. En büyük özelleştirmeler son 15 yılda gerçekleştirildi. AKP; Tüpraş, Tekel, Seka, Türk Telekom, Eti Krom, Petkim gibi toplamda 40 işletmeyi, 10 limanı, 81 santrali, 3 bin taşımazı ve 36 maden sahasını yabancı sermayeye ve Türkiye'deki taşeronlarına sattı. Anti-emperyalizm, ABD ve Batı karşıtlığı bir kenara, AKP Türkiye'yi uluslararası sermayenin cennetine çevirdi. Öyle bir "milli ekonomi" inşa etti ki, Türkiye'ye doğrudan yatırım girişlerinde ilk sırada düşman(!) Hollanda ve ABD yer alıyor.

'ANTİ-EMPERYALİZM'LERİNİN(!) KAYNAĞI KÜRT MESELESİ

Türk devletinin, düzen partilerinin (CHP de!) ve Nazi artığı Perinçeklerin "anti-emperyalizm"inin ABD, AB ve kimi zaman da Rusya karşıtlığının kaynağı Kürt meselesidir. Kuzey Kürdistan'ı sömürgeleştiren, 94 yıldır "Tek Millet ve Tek Dil" propagandasında ısrar eden Türkiye Cumhuriyeti Devleti, (dört parçadaki) Kürtlerin kolektif hak sahibi olmalarını bir beka meselesi sayıyor. Türk devleti için makul Kürt'ün azami sınırı bireysel kültürel hak talebidir. Türkiye'nin dış siyasetini belirleyen temel motivasyonlardan biri de Kürt karşıtlığı. Bu öyle bir karşıtlıktır ki, dış siyasette ona takla üstüne takla attırıyor, peş peşe U dönüşü yaptırıyor. Mesele Kürt karşıtlığı ise dost Esad'dan katil "Esed"e ve tekrar dost "Esad"a dönmek şaşırtıcı olmuyor. ABD, PYD ile ilişkileri bütünüyle kestiği ve YPG'yi terörist ilan ettiği an, Türk devleti için yine "stratejik müttefik"e dönüşmesi ya da Türkiye İran'a karşı ABD'nin başını çektiği Suud ve İsrail cephesinde yer alması işten bile değildir.

Kürtler defalarca Türk devletine barış elini uzattılar. Kürt meselesinde inkar, asimilasyon ve savaş siyasetinde ısrarın Türkiye'yi NATO ve emperyalist güçlerin müdahalelerine açık hale getireceğini bizzat Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan söyledi. Türk devleti ne Öcalan'ın uyarılarını ciddiye aldı ne de Kürtlerin barış elini tuttu. Kürtler şimdi çok haklı ve doğru olarak Türkiye ile ABD, ABD ile Rusya, bölgesel ve yerel güçler arasındaki çelişkilerden faydalanır. Türk devletinden farklı olarak, yalnızca kendilerine ve kadim topraklarına saldıranlara karşı savaşıyorlar.

Türkiye'nin sömürgeci emelleri nedeniyle ABD ile arasının açılması nasıl ki Erdoğan'ı ve Türk devletini anti-emperyalist yapmıyorsa, dünyadaki ve bölgedeki çelişkilerden faydalanmaları da Kürtleri emperyalizmin kara gücü haline getirmiyor.

Şartlar 1914'leri andırıyor. Osmanlı İmparatorluğu krizdeydi. İttihatçılar, imparatorluğu kurtarmak için Turancı hayallere kapılıp 1. emperyalist paylaşım savaşında Almanya'nın yanında yer aldılar. Her türlü "çılgınlığa" giriştiler. Süreç Osmanlı'nın yıkılması ile sonuçlandı. Şimdi, 103 sene sonra Osmanlı İmparatorluğu'ndan geriye kalan topraklar üzerinde, 1923 yılında tekçi kadrolarla kurulan TC devleti, yüzüncü yıl dönümünü görememek kaygısıyla yaşıyor.

Bugüne kadar Türkiye'deki rejim krizinin devletin yıkılması, devrim veya Kuzey Kürdistan'ın kopmasıyla neticelenmesinin müsebbibi ABD'nin bölgede kurduğu düzen ve Türk devletiyle çıkarlarının bütünüyle örtüşmesiydi. Günümüz Türkiye'sinde Türk egemen sınıfları ve bunların diktatörlük aygıtı olan sömürgeci faşist TC devleti ile emperyalistler arsındaki çelişkiler derinleşmiştir. En derin "yönetememe" krizini yaşayan Türk egemen sınıfları ile emperyalistlerarası çelişkiler yapay falan değildir. Irak'ta ya da Suriye'de yerleşik düzenleri altüst eden kriz sarmalı TC devletini içine çekebilecek bir yoğunluktadır.

KEMALİSTLERDEN DAHA KEMALİST

15 yıl önce, TC devletinin resmi ideolojisini formatlamak için başta generaller olmak üzere Kemalizmin en koyu militanlarıyla kıran kırana bir kavgaya tutuşarak iktidara gelen AKP'nin, Türkiye'yi yağmalamakla beraber, iç ve dış politikada Kemalistlerden daha koyu Kemalist olmasını "AKP'nin seçim yatırımı" vb. olarak nitelendirmek bu bakımdan en hafif tabirle mizahi görünmektedir. "AKP bizim çizgimize gelmiştir" diyen ve AKP'ye karşı "majestelerinin muhalefeti"nden öte hiçbir işlevi olmayan Kemalizmin kurumsal partisi CHP'yi dahi neredeyse "karşı-devrimci" ve "vatan haini" ilan eden Doğu Perinçek bu bakımdan haklıdır. AKP seçim yatırımı vb. nedenlerle değil, Türk devletinin bekası nedeniyle Kemalistlerden daha Kemalist olmuştur. Tam da bu nedenle Erdoğan ile muhalif geçinen Türk egemen sınıflarının kaderi ortaktır. Türk egemen sınıflarının hiçbir kliğinin gelinen aşamada Kemalistlerden daha koyu Kemalist olan AKP'ye karşı ne iç ne de dış politikaları nedeniyle, AKP'nin 15 yıl önceki retoriğiyle muhalefet edemiyor oluşu dahi bu kader birliğinin kanıtıdır.

Özetle, Erdoğan liderliğindeki sömürgeci faşist TC devleti ile ABD öncülüğündeki emperyalist blok arasındaki çelişkilerin giderek derinleşmesinin temel nedeni, Kemalist paradigma üzerine kurulu rejimin yapısal krizini çözecek burjuva değişim programının aktörü olarak iktidara taşınan AKP'nin "Ergenekoncu" dedikleri Kemalistlerle aynı dalga boyuna yerleşerek yapısal krizi kapitalizmin varoluşsal krizi ile iç içe geçirerek derinleştirmesidir. AKP Kemalist paradigmaya format atarak rejimi emperyalist küresel dönüşüme entegre etmek için iktidara taşınmış ancak Kemalist paradigmanın 'tekçi' yapısının sözcüsü haline gelerek engele dönüşmüştür. Eğer Türk burjuvazisi, iflas eden -İslam soslu- resmi ideolojisini hem içerideki ezilenler ve sömürülenler nezdindeki hegemonyasını hem de emperyalist nizamdaki statülerini güvenceleyecek temelde yeniden formatlayamazsa, ABD liderliğindeki NATO bloğunun "skandal" olarak nitelendirilen tatbikatının hayalden gerçeğe terfi etmesi şaşırtıcı olmamalıdır.

EMEKÇİ SOLUN ÇİZGİSİ NE OLMALI?

TC devleti ile ABD öncülüğündeki emperyalist blok arasındaki çelişkiler karşısında işçi sınıfı ve ezilenlerin kurtuluşu uğruna mücadele yürütme iddiasındaki emekçi solun ideolojik politik çizgisi ne olmalıdır?

TC devleti ile ABD öncülüğündeki emperyalist blok arasındaki çelişkilerin bu kadar kızıştığı bir konjonktürde, Erdoğan'ı ya da CHP'den İYİ Parti'sine tüm düzen partilerinden herhangi birini "anti-emperyalistlik" adına "müttefik" olarak görmek niyetlerden bağımsız olarak TC devletinin bekasını dert etmek, ezilen ve sömürülenlerin düşmanı olan Türk egemen sınıflarının düşmanlarını düşman bellemek devrimcilik ya da anti-emperyalizm değil şovenizmdir.

Erdoğan ya da Türk egemen sınıf kliklerinden herhangi birisi, emperyalist saldırganlığa karşı ezilenlerin ve sömürülenlerin de cepheye katılmasını ve "Kahrolsun ABD ve tüm emperyalist saldırganlıklar!" sloganı etrafında cepheleşmesini istiyor ve bu temelde bir çağrı yapıyorlarsa;

1-Hiçbir ayrım gözetmeksizin ezilenlerin kurtuluş davası uğruna mücadele yürüten tüm politik öznelerin siyaset yapma ve örgütlenme önündeki her türlü yasakların koşulsuz kaldırılması,

2-Başta Kürt halk önderi Abdullah Öcalan olmak üzere tüm devrimci, yurtsever ve komünist tutsakların serbest bırakılmasını,

3-Kürdistan'a yönelik askeri operasyonlara son verilmesini

güvencelemek ya da bu temelde pratik adımlar atmak zorundadırlar! Ezilenlerin politik varlık haklarını güvenceye almadan egemenlerle anlaşma ya da ittifak kaçınılmaz biçimde ezilenlerin kurtuluşu davasına ihanete varacaktır.

Komünistler başta olmak üzere hiçbir ilerici, sol, devrimci ve demokrat kurum veya kişinin emperyalist devletler tarafından gerçek anlamda tasfiye edilme, hatta fiili savaşla yıkılma tehditleriyle yüz yüze olan Erdoğan'ın iktidarı ve TC devletinin bekası uğruna ne akıtacakları tek damla kanları ne de feda edecekleri tek bir çöpleri vardır, olamaz! Aksi türden herhangi bir ideolojik-politik görüş ve pratik, işçi sınıfı ve ezilenlerin davasına ihanettir.

"Gerici bir savaşta, devrimci bir sınıf, hükümetinin yenilmesini istemekten başka bir şey yapamayacağı gibi hükümetinin askeri başarısızlıkları ile onu devirme olanaklarının arttığını görmezlik de edemez." Lenin, izlediği bu siyasetten ötürü Rus burjuvazisi ve dönemin sosyal şovenleri tarafından "Alman ajanı" ve "vatan haini" ilan edildi. Biz Marksist Leninist komünistler de Türk burjuvazisi ve sosyal şovenler tarafından "vatan haini" ilan edilmeyi şeref sayıyor ve bin kez daha diyoruz ki: Kahrolsun Sömürgeci Faşist Diktatörlük!