ANASAYFA GÜNCEL DÜNYA POLİTİKA EMEK EKONOMİ YAŞAM GENÇLİK KADIN KÜLTÜR-SANAT ETHA ÖZEL ROPORTAJ ÇEVİRİ Et-TV Et-GALERİ ara

Teşekkürler Kazım! - Arzu Demir

Kazım Koyuncu, hayatta olsaydı bugün 46. yaşını kutluyor olacaktı. "Denizlerin çocukları" ile "Dağların çocukları" arasında notalardan köprüler kuran Kazım'ın doğum gününü bütün şarkılarıyla dinleyerek, dinleterek kutlayalım, horon tepelim.

Etkin Haber Ajansı / 07 Kasım 2017 Salı, 10:34

ARZU DEMİR- 1990'lı yılların ortalarında üniversitelerdeki alternatif öğrenci şenliklerinde sahne almaya başladıklarında herkes için "ilginç"lerdi. Müziklerinin ötesinde, öncelikle uzun saçları ile diğer devrimci sanatçılara hiç benzemiyorlardı.

Zuğaşi Berepe'nin ismini doğru düzgün söyleyemez, şarkılarına eşlik edemezdik ama içimize işleyen, bize ait olan bir "şeyler" olduğunu hissederdik o günlerde. Hele Zuğaşi Berepe'nin "Denizin Çocukları" anlamına geldiğini öğrendiğimizde çok sevinmiştik. "Dağların çocukları"na şimdi de "Denizin çocukları" katılıyordu.

Zuğaşi Berepe ve ilk albümü "Va Mişkunan/Bilmiyoruz" ile hayatımıza Lazca müzik girdi, "Golas empuyu yulun"a, "Oxoşkva do oropa şeni"ye kulaklarımız daha bir aşina olmaya başladı. Kürtçe isyan şarkılarından sonra, Ernesto Che Guevera'nın adının geçtiği Lazca bir şarkı dinlemek ise halkların mücadelesine dair yeni duygu ve düşünceleri doğuruyordu.

Dönemin gençliğini böylesine heyecanlandıran grup, 1993 yılında Atina'da yapılan şenliklerin ardından kurulmuştu. Kuruculardan olan Mehmet Barış Beşli, bir röportajında o günleri şöyle anlatmış: "Bizim Lazlarla ilk buluşmamız 1993 yılıydı ve Atina'da bir şenlik yapılıyordu. Biz de tam grup olamamıştık aslında. (...) Her ne kadar sahnede sigara içiyor bunlar, diye eleştirilsek de sonradan orada Laz halkından ilk onayı aldık. (...) Biz de adımızı aslında o konserden sonra aldık. Yani ondan önce kendimize Şku diyorduk. 'Biz' anlamına geliyordu. Belediyenin düğün salonu döneminde henüz sahil yolu geçmemişti önünden ve hemen onun altı da denizdi. Yani konser salonundan çıkınca, salonun balkonu denize bakıyordu. Ve orada tüm sevdiğimiz arkadaşlarla birlikteydik. Atinali küçük çocukların o güneşte, denizde kavrulmuş sarı saçları ve gözlerindeki ışıltı bize döndüğümüzde Zuğaşi Berepe adını verdi."

Karadeniz'de kurulan Zuğaşi Berepe'nin ilk konser durağı ise Diyarbakır oldu. O konser Laz halkıyla Kürt halkı arasında bir barış köprüsüydü, denizin çocuklarından dağların çocuklarına bir selamdı. Beşli'nin o konsere ilişkin tanıklığı ise şöyle: "Barış şenliğine gitmiştik. Diyarbakır'dan, kalabalıktan çok etkilenmişti. Onu anlatmıştı bana çok iyi hatırlıyorum. Orada Lazca şarkı söylemişti, 'Beni Laz olarak kabul et, bir Laz ve bir dost olarak kabul et' diye açıklamıştı Lazca söylemesini. Kazım, devrimci duruşa sahi bir sanatçıydı. Toplumsal duyarlılığı da çok yüksek derecedeydi."

O günlerde grubun ilk albümünde yer alan "Avlaskani Cuneli" ile halay çektiğimiz de çok oldu, çünkü horon tepmeyi henüz bilmiyorduk. Zuğaşi Berepe, belki müzik dünyasını altüst etmiyordu ama bizlere yepyeni şeyler öğretiyordu. 1995 yılında çıkan ilk albümden 3 yıl sonra 1998 yılında "İgzas" yayınlandı. Daha sonra konser albümü "Bruxel Live" yayınlandıktan sonra 1999 yılında grup dağıldı. Ancak sesi sadece kulağımızda değil yüreğimizde de iz bırakan Kazım, söylemeye, üretmeye devam etti, iyi ki de yaptı.

Kazım ile ilgili daha önce yazılanlardan aktarırsak, müzik ile ilişkisi babasının aldığı mandolin ve amcasının Almanya'dan getirdiği gitar ile çok küçük yaşlarda başlamış. Zuğaşi Berepe'den önce 1992 yılında Ali Elver ile "Grup Dinmeyen"i kurmuş. Arzu Görücü'nün vokalleri ile yer aldığı grup, müzik birikimini "Sisler Bulvarı" albümü ile tarihe bıraktı. Kazım'ın "Boynuna o yeşil fuları çalma çocuk" diye söylediği Atilla İlhan'ın şiirinden bestelenen şarkı, kimbilir kaç kişiye sokaklarda vurulan, mezarsız kalan gençleri hatırlattı, bilinmez. Kısa süren Grup Dinmeyen'i, Zuğaşi Berepe takip etti. O da sona erdi, ancak Kazım için müzik sona ermedi. 2001 yılında "Viya!" adlı solo albümünü çıkardı. Lazca rock şarkılarından oluşan albümde yer alan "Didou Nana" şarkısına on binlerce kişi eşlik etti.

Kazım, 2002 yılında Gökhan Birben ile birlikte Gülbeyaz adlı televizyon dizisinin müziklerini yapmaya başladı. Aynı zamanda dizinin bazı bölümlerinde oynadı. Bu çalışmasını 2004 yılında ikinci solo albümü, "Hayde" takip etti. "Hayde", yılın en çok satan albümlerinden biriydi ve Kazım'ı Karadeniz halklarıyla daha sıkı buluşturan bir albüm olmuştu. Müthiş bir tempoyla hem Karadeniz kentlerinde hem Türkiye'nin her bölgesinde hem de yurt dışında konserden konsere koştu. Ancak aynı yıl kanser olduğunu öğrendi. "Çok fiyakalı bir hastalığa yakalandım, baba" diyerek, belli ki ailesinin, dostlarının, sevenlerinin üzüntüsünü azaltmaya çalıyordu.

Doktorlar kendisini çok fazla yormaması gerektiğini söylese de Kazım, konserler vermeye devam etti. Hayatını kaybetmeden 6-7 ay önce Diyarbakır, Antep, Hatay, Van ve Mardin'de son kez dinleyenleriyle buluştu. O konserlerde Kazım ile birlikte sahne alan Harun Topaloğlu, bir röportajda şunları söylemiş: "Çok acayip bir durumdu. Mesela Kazım Koyuncu, Karadeniz'de Kürdistan'da olduğu kadar popüler değildi. Tam aksine Kürdistan'da çok popülerdi. Kürt dostlarımız, kardeşlerimiz çok dinlerdi. Hatta bir keresinde Kürdistan'da Diyarbakır'da Kürt ulusal bayramına Newroz'a katılmıştık. Sahneye çıktı, 850 bin falan öyle bir rakam var orada, karşımızda Kazım ağabey de heyecanlanmış. Geldi bana 'Harun şimdi ne olacak?' dedi. Etrafa baktık, ben de 'Ağabey bana mı soruyorsun bunu, benim elim ayağım zaten titriyor' dedim. Güzel tarafı şuydu; Dido gelince biz sustuk, o 850 bin kişi şarkıyı söyledi. Bu çok önemli bir şey bana göre. Başka bir kültürden başka bir dille başka bir şehre gidiyorsunuz, yer ezilen bir halkın yanına tam zıttı gözükse de Karadeniz, o Karadeniz'den çıkıp oraya gidiyor ve kendi parçasıyla kendi diliyle gidiyor."

Kazım Koyuncu, politik bir aile ortamında doğmuştu. Baba Cavit Koyuncu'nun 12 Eylül darbesi döneminde Erzurum Cezaevi'nde 6 ay hapis yattığı günlerde, Kazım 10 yaşındaydı. Kendisinin ifadesiyle "kitap okuyan babasından kaynaklı olarak diğer çocuklardan farklı" bir çocukluğu oldu. Bu farklılığı tüm yaşamında devam etti. 1989 yılında girdiği İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni 1993 yılında bıraktı. Sadece müzik yapmak istiyordu. Okulu neden bıraktığını anlatırken, "Zor dönemler, o okulu bitirip kaymakam falan olacaksın ya da kendi istediğin işi yapacaksın. Ama hep soru işaretleri olacak, sonu nereye varacak? Bu tercihlerden soru işaretli olanını tercih ettim" demişti.

Kazım, kendisine okulu bıraktıran vicdanı ve aklının sesini, 34 yaşında son bulan ömrü boyunca hep dinledi. Resmi ideolojiye teslim olmadı, kimliksizleştirilen Laz halkının bir ferdi olarak Kürt halkının yanında durdu.

Bir röportajında kendini şöyle tanımlıyordu: "Ben bir müzisyenim, ondan sonra biraz Karadenizliyim, ama hepsinin ötesinde ben bir devrimciyim. Ve gerçekten doğru bildiğim bir şeyi en azından çok zorlanırsam ortaya koymaktan çekinmem."

Bir seferinde de "Devrimi düşlüyorsan ona göre yaşarsın" diyordu.

Çernobil nükleer kazasının kendi anayurdunda yarattığı tahribata da her fırsatta dikkat çekti ve Karadeniz'de yüzlerce insanla aynı kaderi paylaştı, kanserden yaşamını yitirdi.

Çok erken hayata veda eden Kazım dünyaya minnettardı: "Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya..."

Kazım, aramızdan fiziken ayrıldıktan sonra anısına "Dünyada Bir Yerdeyim" albümü yayınlandı. "Aramızdan şarkılarla geçerken" dünyada bir yerdeydi artık O: "Yol kenarındaki su birikintilerindeyim/Yerim yurdum yoktur benim/Yarim yurdum yoktur benim/Sadece gökyüzünü göreyim."

Son konserini, 2005 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde verdi. Ağrıları çoktu ancak buna rağmen sanki sahnede veda etmek ister gibi söylemeye devam etti.

"İşte gidiyorum" derken bile O'nun sesi hiç susmadı, hala da söylüyor, halkların yüreğinde, kulaklarında sesi yankılanıyor.

İyi ki doğdun Kazım! İyi ki aramızdan şarkılarla geçtin! Teşekkürler Kazım!