ANASAYFA GÜNCEL DÜNYA POLİTİKA EMEK EKONOMİ YAŞAM GENÇLİK KADIN KÜLTÜR-SANAT ETHA ÖZEL ROPORTAJ ÇEVİRİ Et-TV Et-GALERİ ara

İş cinayetleri artarken - Fehmi Çapan

Çalışma sürelerinin aşırı uzun olmasının iş kazalarında önemli bir payı vardır. İşçilerin örgütsüz olması, patronların kuralsız çalışma düzeni oluşturmasını kolaylaştırıyor. Patronların keyfi uygulamaları karşısında örgütsüz işçiler çaresiz. Patronun, taşeronun baskılarına, güvenliksiz çalıştırmalarına sessiz kalmalarına, en tehlikeli işleri yapmalarına yol açıyor. İş güvencesinin olmaması da iş bulma zorluğu da bu duruma çanak tutuyor.

Etkin Haber Ajansı / 06 Kasım 2017 Pazartesi, 09:07

FEHMİ ÇAPAN- Kapitalist sistemin çarkları her geçen gün işçilerin daha fazla kanını akıtmaya devam ediyor. Böylece iktidarın "sıfır kaza" söylemi de karşılığı olmayan boş bulunarak söylenmiş sözler arasında yerini almış oldu.

Şırnak'ta kömür ocağında 8 işçinin can vermesi konuyu bir kez daha görünür hale getirdi. Eylül ayı içinde 147 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybederken, 2017 yılının ilk 9 ayında bu sayı 1489'ı buldu.

AKP iktidarında dalgalı bir seyir izleyerek artmaya devam eden iş cinayetleri 2012'den sonra istikrarlı bir şekilde büyümeye başladı. 2012'de 744 olan iş cinayeti 2013'de 1360'a, 2014'de 1626'ya, 2015'de 1730'a, 2016'da 1970'e yükseldi.

Bu artış nelere dayanıyor?

Uluslararası sermayenin ve neo-liberal politikaların bir sonucu olarak IMF ve Dünya Bankası'nın istemleri doğrultusunda üretimde esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması, üretimin parçalanmasının bir biçimi olarak alt işverenliğin (taşeronluğun) uygulama alanının genişletilmesi, güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması, sendikal örgütlenmenin engellenmesi ve geriletilmesi, iş güvencesinin ortadan kaldırılması, özelleştirmeler sermayenin güçlenmesine, işçi ve emekçilerin örgütsüzleştirilmesi, sendikasızlaştırılmasına yol açtı.

Bu kapsamda kiralık işçilik yasası, kamu çalışanlarının iş güvencesini ortadan kaldıran düzenleme, 4857 sayılı iş kanunu, torba yasalarla çıkarılan kanunlar ilk akla gelenler. Ayrıca kıdem tazminatına yapılmak istenen yasal düzenleme de IMF'nin istemleri arasındadır.

AKP, hükümet olduğu 2002 Kasım'ında neo-liberal programa bağlı kalacağını taahhüt etti. İktidarlaşmasından bugüne de küresel düzenin, programının sadık bir uygulayıcısı oldu.

Bu nedenle çalışma koşulları başta olmak üzere işçi sınıfı ve ezilenlerin yaşamının tüm alanlarında hissedebilecekleri uygulamalardan çekinmedi. Uluslararası sermayeyi Türkiye'ye çekebilmek, yatırım yapmalarını sağlayabilmek için coğrafyamızı ucuz iş gücü cennetine dönüştürerek sermaye için cazip hale getirdi. Bu nedenle sürekli iş gücü ucuz tutulup, esnek ve güvencesiz çalışma biçimleri yaygınlaştırıldı. Taşeronlaştırma katlanarak büyüdü. Sendikasızlaştırma özel bir politika haline getirildi, örgütlenmek isteyen işçilerin önüne önemli engeller dikildi. Bunun yanında sendikasızlaştırmanın bir yolu olarak sendikaların tahkim edilmesine girişildi. Mücadeleci sendikalar zayıf düşürüldü, sınıf işbirlikçi yandaş sendikacılık iktidar eliyle örgütlendirildi. Darbenin önemli bir hedefi emekçiler ve ezilenler oldu. OHAL, KHK'lar bunun somut örneğidir.

İktidar kanalından basına yansıyan demeçler bunun kanıtıdır. Erdoğan, işbirlikçi sermaye çevrelerine dönerek "OHAL'den neden rahatsız oluyorsunuz, OHAL'i biz sizin için çıkardık. Grevleri yasakladık daha ne istiyorsunuz?" ya da "bizden önce de OHAL vardı ancak biz sizin için kullanıyoruz." (patronları kastederek) Farklı bir açıklamayı çalışanlara yönelten Başbakan Binali Yıldırım, "bizimle aynı düşünemeyenlerle birlikte çalışmak zorunda değiliz" diyerek, nasıl bir emekçi profili düşündüklerini ortaya koymaktadır. Soma'da 301 işçinin can verdiği patlamadan hemen sonra başbakan tarafından tokatlanan, danışmanları tarafından tekmelenen maden işçilerinin görüntüleri hafızalardadır. Bu yaklaşımlar, iktidarın her politikada sermaye çevrelerini düşünerek hareket ettiğini, kapitalistlerin çıkarlarını koruyup kollayacaklarını göstermektedir. Sermaye çevrelerini açıktan kollayan yaklaşımların yansımaları işyerlerinde, işçi ve emekçilerin yaşamlarını hiçe sayan pratiklerde ortaya çıkmakta, "iş kazalarının" artmasında, iş cinayetlerinin çoğalmasında kendini göstermektedir.

İktidarın zihniyeti sorunun görülmesinin önünde en büyük engeli oluşturuyor. 2010 yılında Zonguldak Karadon Madeni'nde 30 işçinin yaşamını yitirmesinde, 2014 yılında Soma'da 301 işçinin göçük altında toplu katliama uğramasında dönemin başbakanı olan Erdoğan "fıtrat", "kader" olarak görerek, iş cinayetlerini olağanlaştırması yeni cinayetlerin kapısını araladı. Patronları önlem almaya zorlayacak, iş yerlerini kapatma, ruhsatlarını iptal etme, denetimleri sıklaştırma, önleyici yasal düzenlemeler yapma gibi önlemler yerine, "fıtrat"la sırtlarını sıvazlaması patronları daha pervasız davranmaya teşvik etti.

Taşeronluk sistemi iş cinayetlerine davetiye çıkarmaktadır. Asıl işverenler işçilerin bir çoğunu alt işverenlere ihale ederek iş yerlerinde kuralsızlığı, ağır çalışma koşullarını, iş güvenliği ile ilgili teçhizatların masraf olarak görülmesini, işe yaramayacağı düşünülerek bir çok işin bir arada görülmesini sağladı. Keza, alt işverenlerin işçilere gerekli uzmanlık eğitimi vermekten kaçınması, uzmanlık gerektirecek personelin bulundurulmamasını kaçınılmaz hale getirmektedir.

Taşeron işçi sayısı AKP iktidarıyla artmıştır. 2002 yılında kamu ve özel sektördeki taşeron işçi sayısı 387 bin 118 iken 2014 itibarıyla bu sayı 1 milyon 361 bin 374'e yükseldi. Kiralık işçilik ise taşeron sisteminin daha kuralsız bir biçimi olarak yasallaştırıldı. Taşeron çalışma aynı zamanda ucuz işgücü demektir.

İş yerlerinde gerekli denetimlerin yapılmamasının faturası iş kazaları ve cinayetleri olarak işçiye, çalışanlara çıkmaktadır. Yılda iki kez yapılması gereken denetimler bazen yıllarca yapılmamakta ya da kağıt üstünde yapılmaktadır. Habersiz yapılması gereken denetimler, müfettişler gitmeden patronlar haberdar edilerek geçiştirilmekte, böylece patronlar "mevzuata uygun" raporu elde etmektedir. Denetimcilere bazen ufak tefek uyarılar, küçük para cezaları çıkmaktadır. Müfettişler gerekli gördüklerinde işi kısmen ya da tamamen durdurmak yetkisine sahipler. Ancak iktidar sermaye ilişkilerinin güçlü olması müfettişlik sistemini etkisizleştirmektedir. Keza, iş cinayetlerinin yaşanmadığı durumda müfettişin sorumlu olduğu bilindiğinde de haklarında dava açılması, işin kendilerine uzandığından dolayı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından engellenmektedir. Yine sınırlı da olsa bir yaptırım gücüne sahiptir bu durum. Ancak her gün iktidar tarafından sayısı azaltılarak denetimsizliğin alanı genişletilmektedir.

İş cinayetleri davalarından ciddi cezalar çıkmamaktadır. Davaların çoğundan asıl işverenler yargılanmaz, tutuklanmaz, tutuklandığında ceza almaz, kısa süre içeride kalır, çıkarlar. Her şeye rağmen ceza aldıklarında bu para cezasına çevrilir. Toplu katliamların yaşandığı davalarda dahi patron "kasten insan öldürmekten" değil, taksirden ya da bilinçli taksirden kısa süreli cezalar verilmektedir. Bu davalarda patronlar aklanmakta, işçiler, ölen işçiler suçlu bulunmakta yargılanmaktadır. Böylece, hem işçi ölmekte hem de suçlu ilan edilerek fatura işçiye çıkarılmaktadır. Patronlar kasten insan öldürmekten yargılanabildiğinde işçi sağlığı ve güvenliğiyle ilgili önlemlerin alınmasında da bir ilerleme olacaktır.

Çalışma sürelerinin aşırı uzun olmasının iş kazalarında önemli bir payı vardır. İşçilerin örgütsüz olması, patronların kuralsız çalışma düzeni oluşturmasını kolaylaştırıyor. Patronların keyfi uygulamaları karşısında örgütsüz işçiler çaresiz. Patronun, taşeronun baskılarına, güvenliksiz çalıştırmalarına sessiz kalmalarına, en tehlikeli işleri yapmalarına yol açıyor. İş güvencesinin olmaması da iş bulma zorluğu da bu duruma çanak tutuyor.

Coğrafyamızda sendikalı işçi sayısı da olabildiğince sınırlı. Ve bu durum başta iş cinayetleri olmak üzere bir çok sorunda hak mücadelesini sınırlıyor. Yaşam hakkının patronların karlarına "feda" edilmesine yol açıyor. Örgütsüzlük salt sendikalı olmamak olarak anlaşılmamalı. Sendika bir güvence sağlasa da işbirlikçi sarı yandaş sendikalarla "örgütlü" olmak pek fazla güvence sağlanmamakta. 301 işçinin can verdiği Soma'da Türk-İş'e bağlı T. Maden-İş Sendikası örgütlüydü. İşçileri sözde örgütlü gerçekte örgütsüz konuma getirmenin yolu bu tür sendikalarda işçi ve emekçilerin "örgütlenmesi"dir.

Soma'da işçiler sendikalı oldukları halde örgütsüz konumdayken Tuzla Tersanelerinde DİSK'e bağlı Limter-İş'in örgütlediği grevlerle üyesi olmayan işçileri de harekete geçirmiş, 27-28 Şubat'ta (2008) 5 bin işçiyle havza grevini örgütleyerek iş cinayetlerini geriletmiş, tersanelerde asgari de olsa gerekli önlemlerin alınmasını sağlamıştır. Keza, Soma sonrası işçiler ve halkla birlikte yürütülen direnişler, protestolar bazı düzenlemelerin yapılmasını sağlamış, bazı hakların güvenceye alınmasına yol açmıştı.

Sözü edilen önlemlerin hiçbiri yalnız başına iş yerlerinde güvenliği sağlayamaz, iş cinayetlerini geriletemez. İş cinayetlerini geriletmenin yolu sınıf mücadelesini ve sınıf sendikacılığını geliştirmekten geçiyor. İş cinayetlerinin tümden son bulması, sermaye iktidarlarının yıkılmasına, işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarının kurulmasına bağlıdır.