ANASAYFA GÜNCEL DÜNYA POLİTİKA EMEK EKONOMİ YAŞAM GENÇLİK KADIN KÜLTÜR-SANAT ETHA ÖZEL ROPORTAJ ÇEVİRİ Et-TV Et-GALERİ ara

Kürdistan referandumu - Alp Altınörs

Sosyalist olmanın asgari gereği (en azından Lenin'den bu yana) ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını koşulsuz olarak savunmaktır. Katalonya'da, Porto Riko'da, İrlanda'da, İskoçya'da veya Kürdistan'da, nerede ezilen bir ulus, kendi kaderini belirlemek istiyorsa, liderliğinin karakterinden bağımsız olarak, sosyalistler bu seçim hakkını savunur.

Etkin Haber Ajansı / 28 Eylül 2017 Perşembe, 11:28

ALP ALTINÖRS - Federe Kürdistan Bölgesi'nde yapılan “Bağımsızlık Referandumu”, ülkemizin ve dünyanın birinci gündemi oldu. Kürt ulusunun kendi kaderini tayin etmeye, devlet kurmaya yönelmesi dahi dünya dengelerini sarstı. Kürdistan ilk olarak Kasr-ı Şirin Anlaşmasıyla (1639) Osmanlı ve İran arasında paylaşıldı. Osmanlı'da kalan parça, 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı'nda yeniden paylaşıldı. Kürdistan'ın dörde bölündüğü yeni statüko, İngiliz, Fransız ve Rus dışişleri bakanları arasında yapılan gizli Sykes-Picot Anlaşması ile, 16 Mayıs 1916'da belirlendi: Kürtlerin bir devleti olmayacaktı, Osmanlı Kürdistanı; Rusya, Fransa ve İngiltere arasında bölüştürülecekti. Anlaşmanın orijinalinde, Güney Kürdistan Suriye sınırları içerisinde (Fransa'ya) kalacaktı, sadece Kerkük Irak'a (İngilizlere) bırakılacaktı. Kuzey Kürdistan ise Fransa ve Rusya'ya verilecekti. (Yani eğer gelişmeler başka yönde olmasaydı, bugün Güney Kürdistan'ın Irak'tan değil Suriye'den ayrılma hakkını konuşuyor olacaktık!)

Bütün bir 20. yüzyıl boyunca süren ve yüzbinlerce cana mal olan bu statüko, artık kesin olarak iflas etmiştir. Dünyanın en büyük devletsiz ulusu olan Kürtler, emperyalizmin 20. yüzyılda mahkûm ettiği cendereyi yarıyor. Kuzey Suriye Federasyonu'nda halkçı demokratik bir içerikte; Federe Kürdistan Bölgesi'nde ise burjuva ulus-devletçi içerikte olmak üzere, kendi kaderini tayin ediyor. Bu iki model arasındaki çarpıcı zıtlık, sınıfsal aykırılık, kuşkusuz önemlidir. Bir yanda bütün halkları birleştiren, meclislerle yöneten, komünler kuran, seçimler düzenleyen, kolektif ekonomik yapılarla üretken bir ekonomi kuran, kadını özneleştiren, eşbaşkanlığa dayanan bir süreç işliyor. Diğer yanda Barzani ailesinin fiili oligarşik yönetimine dayanan, parlamentonun iki yıldır çalıştırılmadığı, süresi dolmuş başkanın iki yıldır seçimsiz yönettiği, petrol gelirleriyle asalak bir ekonominin finanse edildiği, uluslararası sermayeye bel bağlamış bir model var. Ancak bu farklılıklardan daha önemli olan, Kürt ulusunun, kaderini tayin etme hakkını iki parçada fiilen kullanıyor olmasıdır. Bir ulusun devlet kurma hakkı başka bir şey, bu hakkın ne içerikte kullanılacağı başka bir şeydir. Bu ikisi asla karıştırılmamalıdır.

Kanımızca, burjuva ulus devletlerin çağı, tıpkı kapitalizm gibi, geçmiştir. Sosyalizm ulus devletleri aşan biçimlerle, federasyonlarla gelişecektir. Ulusları kaynaştıracaktır. Ne var ki, ulusların kaderlerini tayin hakkı olmaksızın hiçbir birlik eşit ve özgür olamaz. Boşanma hakkı olmayan bir evliliğe benzer. 25 Eylül referandumu vesilesiyle Türkiye sosyalist hareketinin geniş kesimleri, Kürt ulusunun kaderini tayin hakkını tanıyan açıklamalar yaptı. Ana damarın enternasyonalist olduğu açıkça görüldü. (Bu cümle umarım İrfan Aktan'a kadar ulaşır.) Kemalizmin etkisi altında Marksizm'den sapan iki parti (ÖDP ve TKP) bunun istisnasını oluşturdu. “Emperyalizme karşı çıkmak” (!) adına 25 Eylül referandumuna karşı durdular. İlginç olan, her iki partinin de “Irak'ın toprak bütünlüğünü” savunmalarıydı. Böylece, Sykes-Picot Anlaşması'yla masa başında yaratılan, sonrasında İngilizler tarafından, başına kukla bir hanedan geçirilerek kurulmuş yapay bir devleti savunduklarının bilmiyorum farkında mıydılar? Güncel olarak da, Irak dediğimiz, Amerikan işgali altında yeniden sömürgeleştirilmiş bir manda yönetimidir.

Barzani'nin antiemperyalist olduğu tabii ki söylenemez. Tersine, ufku, emperyalizmin ve bölge gericiliğinin (özelde Türkiye'nin) desteğiyle bağlıdır. Öyle olduğu içindir ki; referandum sürecinin başında Güneyli partilerin katılımını ve bütün parçalardan Kürtlerin ulusal birliğini aramadı. Tersine ABD ve Türkiye'nin desteğine güvendi. Bu iki devletten gelen açıklamalarla şaşırdı, bocaladı. Bu kez iç birliği sağlamak adına son anda parlamentoyu toplamak gibi göstermelik adımlar atmaya çalıştı. Ne var ki, 1916'da Sykes-Picot Anlaşmasıyla oluşturulan ve 2003'te ABD işgaliyle restore edilen Irak statükosunu savunmak da anti-emperyalizm sayılamaz.

Sosyalist olmanın asgari gereği (en azından Lenin'den bu yana) ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını koşulsuz olarak savunmaktır. Katalonya'da, Porto Riko'da, İrlanda'da, İskoçya'da veya Kürdistan'da, nerede ezilen bir ulus, kendi kaderini belirlemek istiyorsa, liderliğinin karakterinden bağımsız olarak, sosyalistler bu seçim hakkını savunur.