ANASAYFA GÜNCEL DÜNYA POLİTİKA EMEK EKONOMİ YAŞAM GENÇLİK KADIN KÜLTÜR-SANAT ETHA ÖZEL ROPORTAJ ÇEVİRİ Et-TV Et-GALERİ ara

AKP bozulan gelir dağılımına rağmen siyasi meşruiyetini nasıl sağlıyor? - Olcay Çelik

Gelir dağılımındaki bozulma trendi yine devam etmiş ve 2016'da da kaynaklar yine yoksuldan zengine doğru akmış. Peki, gelir dağılımı bozulmasına rağmen, işçi sınıfının yoksul kesimlerinin siyasi iktidara olan desteğinde anlamlı bir azalmaya neden şahit olmuyoruz?

Etkin Haber Ajansı / 21 Eylül 2017 Perşembe, 09:26

OLCAY ÇELİK - TÜİK'in gelir dağılımı istatistikleri yayınlandı. Gelir dağılımındaki bozulma trendi yine devam etmiş ve 2016'da da kaynaklar yine yoksuldan zengine doğru akmış. Peki, gelir dağılımı bozulmasına rağmen, işçi sınıfının yoksul kesimlerinin siyasi iktidara olan desteğinde anlamlı bir azalmaya neden şahit olmuyoruz? Bunu sadece iktidarın yaratmaya çalıştığı milliyetçi-mukaddesatçı histeri ile yani üst yapı ilişkileri ile açıklayabilir miyiz? Alışıldık güncel siyasi söylem bu ve bunun ciddi bir açıklama/etki etme gücü var, şüphesiz. Ancak her siyasi ilişkinin, ona uygun bir ekonomik ilişki ile beraber yürüdüğünü biliyorsak, giderek artan yoksullaşma ile iktidara karşı artan (ya da azalmayan) desteğin nasıl olup da bir arada olabildiğini anlamamız gerekiyor.

Gelir dağılımı rakamlarına bakarken akla şöyle bir soru gelebilir: Siyasi iktidarın icraatlarını parlatmaya yönelik son dönemlerde milli gelir veri toplama yönteminde ve hesaplamada yaptığı revizyonlar sonucu yayınladığı veriler arasında tutarsızlıklar ortaya çıkan, bu sebeple güvenilirliği şaibeli hale gelen TÜİK'in gelir dağılımı rakamları ne kadar güvenilirdir? Bu veriler anket yoluyla derlendiği, yani beyana dayalı olduğu için güvenilirlik seviyesinin elbette bir sınırı var. Bu sınır, "vergilendirilebilir" kaygısıyla özellikle gelirinin tamamını (kâr, faiz, rant) beyan etmek istemeyen üst gelir gruplarında daha da daralırken, zaten beyan etmekten çekinip saklayacağı bir gelire sahip olmayan düşük gelirli kesimde diplere doğru indikçe biraz daha yükselir. Dolayısıyla, düşük gelirli kesimdeki gelişmeleri yorumlamak biraz daha sağlıklıdır. Ancak zenginlere yönelik veriler bozuk olsa da, her sene aynı bozukluk tekrarlandığı için, zengin-yoksul arasındaki farkların gelişimi de bir iç tutarlılığa sahip olacaktır. Bunun yanında, zenginlerin payının artıyor olması, içerikteki tüm eksikliklere rağmen, sağlıksız bir yöntemin bile engelleyemediği bir bozulmaya işaret etmesi bakımından anlamlıdır. Şimdi de güncel rakamlara bakalım.

Gelir dağılımındaki genel durumu gösteren Gini katsayısı, bozulma trendinin son 3 yıldır artarak devam ettiğini gösteriyor. En zengin yüzde 20, 2 sene önce tüm gelirin yüzde 44.7'sini cebine indirirken, şimdi yüzde 46.2'sine el koyar hale gelmiş. Kalanı da nüfusun yüzde 80'i olarak işçi sınıfı arasında pay edilmiş. 2014'de nüfusun en zengin yüzde 5 ile en yoksul yüzde 5'i arasındaki fark 19 kat iken, bu fark şimdi 22 kata kadar çıkmış.

2016'da ailelerin yaklaşık yüzde 20'si sendikalar tarafından belirlenen açlık sınırının altında toplam gelire sahipken, yaklaşık yüzde 80'i ise yoksulluk sınırının altında kalmış. Nüfusun üçte ikisi borcunu ödemekte zorlandığını ve tatil yapamadığını söylüyor. 10 kişiden dördü iki günde bir et, balık ya da tavuk (evet, tavuk!) tüketemediğini söylüyor. Bunlar korkunç rakamlar. Ancak böylesine yoksul kitlelerin kitlelerin iktidarın milliyetçi-mukaddesatçı histeri politikasına yedeklendiğini anlayabilmek için gelirin içeriğine de bakmak gerekiyor.

Mevcut yönetememe krizine karşı burjuva çözüm programı çerçevesinde 2002'de iktidara gelen AKP, uluslararası tekellerin mali-ekonomik programını uygulama noktasında bir an bile duraksamadı. Bir yandan piyasaları finansallaştırıp, özelleştirmelere hız verirken, diğer yandan da işçi ücretleri ve örgütlülüğüne en ağır saldırıları başlattı. Bunları yaparken siyasi meşruiyetini iki yoldan sağladı. 1) Gelirini arttırmadığı kitleleri bireysel borçlanma ile tanıştırarak tüketimi arttırdı 2) Düzenli bir gelir imkanı dahi bulunmayan en yoksul kesimlere yapılan sosyal yardımları siyasileştirdi.

İnsanların hala borç alabiliyor, hala bir kredi kartı ile diğerini kapatabiliyor olmasının meşruiyetin sürmesinde büyük payı var elbette. Ama literatürde "klientalist" (client=müşteri, clientalist=müşterici), ya da "şirket-devlet modelinin uygulamalarından biri olarak geçen sosyal yardımların siyasi dönüşümü meşruiyeti sağlamada çok daha önemli bir ayak olarak karşımıza çıkıyor. Bunu basitçe seçim döneminde "makarna-kömür dağıtımı" yüzeyselliğinde okumak yanlış olur. Yaşanan çok daha köklü bir dönüşümdür. Soğuk savaş döneminde komünizm "tehlikesine" karşı, ileri kapitalist ülkelerin kendi işçi sınıflarını propagandadan korumak için verdikleri bir ödün olan sosyal-devlet paradigmasının revizyonist blokun çökmesi ile birlikte daraltılarak kâra açılması sürecinde ortaya çıkan şirket-devletin bu topraklardaki uygulayıcısı AKP oldu. Hak temelli, rasyonel ölçülere dayalı olması ve şeffaf bir mekanizmayla işlemesi gereken sosyal yardımlar, AKP döneminde hakka değil, partiye yakınlığa, rasyonel değil, öznel ölçülere, şeffaf değil, örtülü süreçlere dayalı yardımlar haline geldi.

Sosyal yardımın kime dağıtılacağına, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları bünyesinde görev alan vali, kaymakam, belediye başkanı, müftü vb. kamu görevlileri ile "Hayırsever vatandaşlar" diye tarif edilen kişilerden oluşan mütevelli heyetleri karar veriyor. Sözüm ona yerellik ilkesine uygun olması için merkezi ve bilimsel belirlenimden çıkarılan ve iktidar temsilcileri ile ona yakın patronların inisiyatifine bırakılan yardımlar, yardım alan yurttaşları sadece seçimlerde değil, AKP'nin toplum içindeki faaliyetlerinde de yönlendirici bir rol oynuyor. Böyle olunca sosyal yardımı hak etmenin ölçüsü nesnel değil, siyasi oluyor.

2016 itibariyle bu yardımlardan Türkiye'deki tüm ailelerin yüzde 15'ine tekabül eden 3 milyon 154 bin 69'u faydalanıyor. Daha doğrusu, siyasi iktidar 3 milyondan fazla aileden bu şekilde faydalanıyor diyelim. Toplam harcama 35 milyar TL. Gelir dağılımı araştırmasına baktığımız zaman nüfusun en yoksul yüzde 20'sinin aylık gelirleri içerisinde tüm sosyal transferlerin payının yüzde 20 gibi büyük bir rakam olduğunu hesaba kattığımızda, giderek artan enflasyon, işsizlik ve yoksullaşmanın "isyan ederse elindekini de kaybetme" riski olan bu 10 milyon insan için nasıl bir bağımlılık ilişkisi oluşturduğunu anlayabiliriz.

Gelirin daralmasıyla birlikte pastadaki payı, yani ayrıcalıklarını korumak isteyenlerin "ötekine" karşı çok daha kolay yönlendirilebilir olması gerçeği, emperyalist küreselleşme evresinin en işlevsel politika araçlarından biri haline geldi. İleri kapitalist ülkelerdeki krizin işçi sınıfına kemer sıkma politikası olarak dönmesi nasıl ki ırkçılığın, mülteci ve yabancı düşmanlığının yükselmesine ve burjuva iktidarların bunu bir araç olarak kullanmasına yol açıyorsa, faşist politik İslamcı iktidar da kendi özgünlüğü içerisinde ancak tamamen aynı mekanizma yoluyla işçi sınıfı ve ezilenleri bölebiliyor ve yönetebiliyor.

Bu, toplum içinde servetin yer değiştirmesi operasyonudur da aynı zamanda. AKP nasıl ki bir yandan uluslararası tekellerin yeni işbirlikçi burjuvazisi olacak bir sermaye kesimini büyütüyorsa, benzer şekilde tabanda da kaynağı politik saikler yardımıyla (yine kapitalist düzen ile uyumlu) yeni bir millet oluşturacak şekilde yeniden dağıtmaya çalışıyor. Bu süreci ne kadar iktidarına bağlı kılarsa, kitleler de bozulan gelir dağılımına karşı "ötekine" o kadar tepkili hale gelir. Tabii, bunun bir sınırı vardır. İktidarın bir bütün olarak ekonomi idaresindeki kabiliyetinin ciddi sarsıntıya uğruyor olması, artan borçların düzenli ödemelere sekte vuracak noktaya yaklaşması ve siyasi olarak yönetememe halinin devrimci-demokratik muhalefetin baskısıyla birlikte daha da belirgin hale gelmesi, bozulan gelir dağılımındaki bozukluğun sadece zihnen değil, bedensel olarak da kavrandığı bir nokta olacaktır.