ANASAYFA GÜNCEL DÜNYA POLİTİKA EMEK EKONOMİ YAŞAM GENÇLİK KADIN KÜLTÜR-SANAT ETHA ÖZEL ROPORTAJ ÇEVİRİ Et-TV Et-GALERİ ara

Kürt'e düşman birlikten kimseye hayır gelmez- Metin Botan

Ortadoğu gibi dar alanda neredeyse dünya hakimiyet savaşı yürütülmekte olduğu için kim ne yaparsa mutlaka bir diğerinin planını etkiler, o yüzden taraflar kimin kimle hangi temelde bir araya geldiğini dikkatle izler ve bazen açıktan, bazen örtük biçimde mutlaka bir reaksiyon gösterir. Türkiye İran ilişki ve yakınlaşmasının da henüz açıktan dile gelmeyen tepkilerinin Suriye, Kürdistan ve Ortadoğu siyaseti bağlamında açık ya da dolaylı sonuçları yakında ortaya çıkacaktır.

Etkin Haber Ajansı / 24 Ağustos 2017 Perşembe, 09:08

METİN BOTAN- Ortadoğu’nun karmaşık siyasi denklemine paralel biçimde emperyalistler ve bölgesel gerici devletler, farklı çıkar amaçlarına göre farklı saflarda konumlanmış durumdaydılar. Suriye-Rusya-İran başından itibaren DAİŞ ve ondan önce sırasıyla ÖSO ve El Nusra çetelerine karşı Baas rejimini ayakta tutmak için saflaşmışlardı. ABD ve AB emperyalistleri, Esad ve Baas rejimini devirmek ya da emperyalist çıkarlara boyun eğdirmek üzere DAİŞ, ÖSO ve El Nusra'yı desteklediler. Türkiye-Suudi Arabistan-Katar üçlüsü ise Esad karşıtı herkes ile işbirliği yaptı, DAİŞ, ÖSO ve El Nusra’yı her bakımdan destekledi, güçlendirdi, son ana kadar da yanlarında durdu.

Rojava devriminin öncüsü ve önderi PYD ise devrimi savunmak ve kendi çizgisinde ilerlemek üzere bağımsız bir yol tuttu. DAİŞ ve El Nusra ile kıyasıya savaşta Esad karşıtlığı ya da başka bir gücün siyasetine bağlı vs. hareket etmedi. Keza, Suriye rejimi ile giriştiği Haseke savaşında ve diğer lokal çatışmalarda da savaş sebebi DAİŞ destekçiliği vb. değil, devrimi savunma görüş açısıydı. Bu üç ana saflaşmanın yanı sıra Çin’den Mısır’a, İsrail’den Irak’a, KDP’den Hizbullah’a pek çok kuvvet şu ya da bu düzeyde mevcut saflaşmaların dışarıdan destekçileri pozisyonunda hegemonya ve çıkar mücadelesine dahil oldular. Önemli bir nokta olarak, DAİŞ destekçiliğinin motivasyonunda güçlü bir Rojava devrim karşıtlığı, diğer bir ifadeyle Kürt düşmanlığı çizgisinin altı çizilmelidir. Bu gerici ittifak ve saflaşmalarda İran ve Türkiye bölgesel iki rakip kuvvet olarak karşı saflarda konumlandılar. Aralarındaki çıkar savaşını Esad rejimi ve ÖSO-DAİŞ aracılığı ile yürüttüler. Suriye-Ortadoğu siyasal denkleminde sıra Kürtlere geldiğindeyse siyasetleri tekleşiyor, iki rakip devlet her daim Kürtlere karşı birleşiyor.

Suriye’de gerici iç savaşın başladığı süreçteki güç ilişkileri ile savaşın sonuna yaklaşıldığı süreçteki güç ilişkileri ters yüz olmuş durumda. Yenenler yenilenler netleştikçe eski saflaşmalar çözülüyor, satışlar ve pazarlıklar kızışıyor, saf değiştirmeler çoğalıyor. Burada yine Türkiye-İran ilişkisi dikkat çekicidir. Suriye’de birbirleri ile savaşan Türkiye-İran gericilikleri örneğin Katar meselesinde aynı safta buluştular. Ancak bu buluşma çıkar ortaklığı temelinde iradi bir buluşma değildi. Katar’a yönelik suçlamalar aynı zamanda Türk tarafına da yöneltilmiş gerçek suçlamalardı ve Türk tarafı kendini savunma çizgisini Katar’ın yanında durarak başlatmayı bir taktik olarak gerekli gördü. Böylece, Esad destekçisi İran ile DAİŞ destekçisi Türkiye, Katar’da kader birliği yaptılar. ABD ile Suriye’de karşı karşıya gelen Türkiye hem Katar’ı destekleyerek hem de İran’la aynı safta birleşerek geleneksel patronu ile arasındaki gerilimi büyütmüş, mesafeyi açmış oldu.

ABD ve Batı emperyalizmi ile çelişkileri daha derinleşmiş olan Türkiye, yaslanmak için Rusya gibi bir emperyalist devlete yanaştı. Astana görüşmeleri vb. süreçlerden somut bir kazanım elde edememekle birlikte Türkiye hem yalnızlaşmaktan kurtulmuş hem yenilgi ile sonuçlanan Suriye politikasını adım adım değiştirmek için uygun zemin yakalamış hem de ABD’ye şantaj yapma koşulu elde etmişti. Suriye politikasında önceliklerini Rojava devriminin tasfiyesi ve Kürtlerin statü elde etmesini engelleme üzerine kuran sömürgeci Türk faşizmi, tüm gayretlerine karşın bir Kürt karşıtı birlik oluşturmayı başaramadı.

Faşist Türk devleti Suriye-Ortadoğu siyasetinde başarısız kalarak sahneden çekilebilir, ama Kürtlerin statü kazanma süreçlerini bozma, engelleme girişimlerinden geri adım atamaz. Bu onun var oluş sebebine de kuruluş felsefesine de aykırıdır. Girişimlerinin tümü başarısızlığa uğrasa da en onursuz tavizleri verme pahasına Kürt karşıtı çizgiyi zorlamaktan vazgeçemez. Bu koşullarda İran kendisine en yakın ülke durumundadır ve ABD ile karşı karşıya gelmeyi göze alarak dün ağır hakaretler ve küstahça açıklamalarla aşağıladığı İran’la sanki hiçbir şey olmamış gibi yakın ilişki kurmaya yöneliyor.

İran cephesinde ise durum aksine daha parlak görünmektedir. Doğrudur, ABD, İran karşıtı politikada ısrarlıdır ve bu ısrarını bir savaşı kışkırtacak düzeye tırmandırabilir. Dahası, ateşi maşa ile tutarak işbirlikçilerini İran üzerine saldırmaya cesaretlendirebilir. Ama İran bölgesel rekabette ABD’den daha avantajlı koşullara sahiptir ve konumunu giderek sağlamlaştırmaktadır. Suriye siyasetinde baştan itibaren izlediği siyaset kazanım getirmiş, Esad ayakta kalmış, rejim kendisini yeniden kurmayı başarmıştır. Çetelerle savaşta istikrarlı ve tutarlı davranmış, böylece ulusal ve uluslararası düzeyde prestijini arttırmıştır. Irak üzerindeki etkisini arttırmış, üstelik ideolojik olarak kendisine bağlı Haşdi Şabi gibi bir kuvvetin örgütlenmesinde mimar olmuş, DAİŞ’in Musul’dan atılmasında zafere ortak olmuş bir ülke durumundadır İran. Ayrıca, Katar ve diğer ülkelerle geliştirdiği ilişkilerle bölgesel düzeyde etkinliğini arttırmış, Suudi krallığın Yemen’de doğrudan yürüttüğü savaşta direnişçilerin arkasında durmuş, direnişin ezilmesini önlemiş, ABD’nin tehdit ve kuşatma hamlelerine karşı çeperini genişletmeyi başarmıştır. Musul’un DAİŞ’ten temizlenmesinde halklar nezdinde saygınlık kazanırken, aynı İran’ın Başur Kürtlerinin bağımsızlık talebi karşısında takındığı gerici tavrı onun Kürt halkına karşı gerçek yüzünü yansıtır.

Politik İslamcı Türk ve Suudi gericiliğinin örmeye çalıştığı Sünni kuşağına karşılık Şii etkisi tüm Ortadoğu’da güçlenmiş durumda. DAİŞ ve onun baş destekçileri Türk ve Suudi politik İslamcıların yenilgisi bir bakıma Sünni cephenin yenilgisi olarak da okunabilir ve bu okumaya bağlı olarak Şii İran ve Alevi Esad’ın bölgede mezhepsel etkinliğini artırdığı da söylenebilir. Ancak yine de bu avantajlı durumuna rağmen İran için güvenlik kesin değildir. Türkiye’nin yakınlaşma çabalarına olumlu yanıt vermesi, karşı cepheyi çözerek zayıflatma ve kendi çevresini güçlendirme amacı ile ilişkilidir. İran-Türkiye yakınlaşmasını bölgesel düzeyde analiz ederken, yine de her durumda önde tutulması gereken nokta her iki sömürgeci gücün Kürt ulusal özgürlük mücadelesine karşı gerici bir ittifaka yönelmiş oldukları gerçeğidir.

İran gericiliği Suriye’de Rojava devrimi ve Kürtlerle yakın bir ilişkiye girmedi, ama doğrudan karşısına alacak bir siyasete de yönelmedi. Mesafeli ama dengeli bir siyaset izledi, kimi lokal çatışmalar planlayıp Esad güçlerini Rojava devrimine saldırtırken, gerektiğinde kimi konuların müzakeresi için görüşmeler de yaptı. Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu'na karşı çıkıyor, ama Rojava’da Kürtlerin yeni konumu ve statü meselesini konuşmayı açık tutuyor. Bu açıdan bakıldığında Rojhilat Kürdistan'ı ile Rojava Kürdistan'ı arasında bir ölçüde daha ileri bir noktada durduğu söylenebilir. Örneğin, sömürgeci Türk faşizmi Bakur Kürdistan’da inkar ve imha çizgisine ne kadar saplanmışsa kendi sınırları dışındaki Rojava Kürdistan'ı için de aynı ahmakça çizgiye sahip. Ama İran ile Türkiye’yi yakınlaştıran Kürdistan siyaseti İran’ın Rojhılat'ta izlediği siyasettir ve bu açıdan ortaklaşmaları mümkün olabilmektedir.

15 Ağustos'ta, İran Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Muhammed Hoseyn Bagıri'nin, iddiaya göre Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'ın daveti üzerine geldiği Türkiye’de sömürgeci iki devlet arasında yürütülen diplomasi ve yakınlaşma sürecinde arka planı bu şekilde analiz etmek mümkündür. Ortaklaşılan konuların Başur Kürdistan’da yapılacak bağımsızlık referandumunu engellemeye dönük açıklama, Bakur ve Rojhılat Kürdistanı arasında örülecek duvar meselesi ve sınır üzerinde alacakları yeni engelleyici tedbirlerle sınırlı olması, Suriye siyasetinde henüz ortaklaşmış olmadıkları ve keza bölgesel çıkarlar bakımından rakip konumlarını sürdürüyor olmaları biçiminde okunabilir.

İran ve Türkiye gelecekte nasıl bir ittifaka yönelir, bir şey söylemek için henüz erken. Ama şunun altını çizmeliyiz, her iki sömürgeci gerici devlet bölgesel çıkar kavgasında aynı zamanda emperyalist devletlere bağlı, onlarla birlikte hareket etmektedirler. Dolayısıyla, Türkiye ve İran yakınlaşmasının emperyalistler ve diğer bölge devletleri bakımından -şimdilik kaydıyla- izlemeye alındığını söyleyebiliriz. Zira bu ilişkinin şimdilik ABD’nin İran’a dönük politikalarını etkileme yönü bulunmuyor. O nedenle ABD’den bir açıklama gelmedi. Ama şurası açık ki, Ortadoğu gibi dar alanda neredeyse dünya hakimiyet savaşı yürütülmekte olduğu için kim ne yaparsa mutlaka bir diğerinin planını etkiler, o yüzden taraflar kimin kimle hangi temelde bir araya geldiğini dikkatle izler ve bazen açıktan, bazen örtük biçimde mutlaka bir reaksiyon gösterir. Türkiye-İran ilişki ve yakınlaşmasının henüz açıktan dile gelmeyen tepkilerinin Suriye, Kürdistan ve Ortadoğu siyaseti bağlamında açık ya da dolaylı sonuçları yakında ortaya çıkacaktır.