ANASAYFA GÜNCEL DÜNYA POLİTİKA EMEK EKONOMİ YAŞAM GENÇLİK KADIN KÜLTÜR-SANAT ETHA ÖZEL ROPORTAJ ÇEVİRİ Et-TV Et-GALERİ ara

Kredi:AKP'nin sömürü çarkı - Neva Balkan

Siyasi iktidarın işbirlikçi burjuva niteliğinden kaynaklı sorunlarına bulduğu çözüm, işçi-emekçi halkları daha fazla mali-ekonomik sömürge haline getirmektir. Dolayısıyla sunduğu çözümde "yeni" olan herhangi bir şey yoktur. Mülkiyetin özel karakteri ile üretimin toplumsal karakteri arasındaki çelişkiyi mülkiyeti daha fazla özelleştirerek aşmaya dönük 300 yıllık irrasyonellik devam etmektedir.

Etkin Haber Ajansı / 04 Temmuz 2017 Salı, 10:52

NEVA BALKAN - "Ekonomik kriz" gerçekliğinin referandum öncesi kadar ilgi çekici bir konu olarak karşımıza çıkmaması kriz ihtimalinin aşıldığı anlamına gelmiyor elbette. Aksine, sıkışma artıyor. Sıkışma arttıkça, patlama ihtimalini bir sonraki seçime kadar kontrol etmeye yönelik hem irrasyonel, hem de vahşice önlemler devreye giriyor.

Türkiye'nin geri kapitalist, dolayısıyla üretken bir sanayi ve tarım üretimine sahip olmayan, sermaye ligindeki dünya-tarihsel konumu gereği de tek rolü küresel sermayeye kâr fazlası aktarımını gerçekleştirmek olan ve git gide daha fazla borçlanmak zorunda kalan mali-ekonomik bir sömürge olduğunu sosyalistler kadar mevcut siyasi iktidar da bilir elbette. Ancak temsilcisi olduğu sınıf gereği, bu köleleştirici toplumsal düzeni yıkmaya ve halkını özgürleştirmeye değil, küresel sermaye ile işbirliği içerisinde onu yaşatmaya, ondan nemalanmaya çalışır. Bu, 14 sene süren görece mutlu bir işbirliğinin de öyküsüdür aynı zamanda. 14 sene boyunca kamu varlıklarının tamamına yakını satılmış; dış borç ve sıcak para ile inşaata dayalı rant ekonomisi döndürülmüş; mutlak artıdeğer sömürüsü ile gelirleri ve hakları tırpanlanan kitleler borçlandırılarak tüketim arttırılmış, ekonomi balon da olsa, bir şekilde büyütülmüştür.

Tabii, bu süreçte zaman içerisinde bazı kaçınılmaz çelişkiler açığa çıkmıştır. Dünyadaki ortalama kâr oranlarının düşmesinden kaynaklı olarak Türkiye gibi geri kapitalist mali-ekonomik sömürge burjuvazisinin kârları daha hızlı düşmüştür. Alınan borçlar döndürülemez hale gelmiş, üretim durmuş, döviz kurundaki dalgalanmalar tüm ekonomiyi sarsmış ve kriz kendini göstermeye başlamıştır. Nihayetinde burjuva ufkunun dar sınırları içinde bir takım "önlemler" alınmaya başlanmıştır. Peki, bu önlemler işe yarayacak mı? Bir bakalım...

CREDO: KREDİ!

Credo, latince bir kelime ve anlamı, "temel inançlar, ilkeler"... AKP'nin credo'su, da, her mali-ekonomik sömürge gibi "kredi"dir, yani daha fazla borçlan(dır)madır.

Bunun bir gereği olarak siyasi iktidarın bize "yeni bir hamle" olarak sunduğu adım da üretken üretimi, yani inşaat değil, sanayi üretimini arttırabilmek için sermaye kesimine Kredi Garanti Fonu denen bir kredi havuzundan para dağıtmak oldu. Hesap oydu ki, burjuvazi bu devasa kredileri üretime yatıracak, ekonomi büyüyecek ve işler yoluna girecek! Tavanı 250 milyar TL olarak duyurulan bu kredilerde dağıtılan toplam tutar 184 milyar TL'yi bulmuş. Ancak borsanın ve bankalardaki döviz mevduat hesaplarının kırdığı rekorlara baktığımızda, alınan paranın bir kısmının borsa, faiz ve döviz gibi enstrümanlara, yani üretimden zaten elde edilmiş olan kârın yeniden paylaşılmasına dönük pazar olan rant ekonomisine yöneldiğini görüyoruz. Diğer bir kısmı da arsa-ofis alımına, lüks tüketime ve yükselen dolarla iyice katmerlenen eski borçları kapamaya gitmiş. Üretime giden kısım görece az.

Bunun sebebi çok da karmaşık değil aslında. Öncelikle, üreticiler "sıfır" noktasında değil, eksidedirler. Yani borçları vardır. İlk kaynakla bu riski kapamaya yönelirler, doğal olarak. Ayrıca dövizden, borsadan (ve uygun bir oran bulmuşsa, faizden) temiz gelir elde etmek ve arsa-bina gibi çok daha az manüpilatif alanları kullanmak varken, buldukları krediyi binbir risk içeren fiziksel yatırıma sokmak istememektedirler! Öyle ya, bir iç savaşın patlama riskinin olduğu ya da "gık" dese tüm malvarlığına el konulabileceği bir ülkede neden parasını zahmetli sanayi projelerine bağlasın ki?

KREDİNİN HAMMADDESİ OLARAK İŞÇİ HAKLARI

Tamam, üretime gitmese de bir yerlerden bir yerlere paralar akıyor ve öyle ya da böyle, birileri zenginleşiyor ama bu paraları kim yaratıyor? Yani bu pasta neyden yapılıyor?

Krediye dayalı finansal getiri, reel bir üretimden değil, halihazırda üretilmiş ve gelecekte üretilecek olanın yeniden paylaşımından kaynaklanan bir getiridir. Dolayısıyla, getirinin sürebilmesi, reelde yapılacak üretimden elde edilecek kârın artmasında bağlıdır. Bu kâr ya verimlilik artışı ile ya da maliyetlerin kısılması ile sağlanır. En büyük ve üzerinde oynama yapılabilecek maliyet kalemi emektir. Üretken üretimin henüz hayal seviyesinde olduğu bir ülkede burjuvazinin kârını arttırmasının tek yolu emeğin ücretlerini ve kazanılmış haklarını gasp etmesinden geçer.

Zaten dünyanın en uzun süre ücretsiz mesai yapan işçilerinin yaşadığı ülke burası değilmiş gibi bir de Pazar tatilin kaldırılması; işçinin henüz ödenmemiş maaşı olarak ona güvence sağlayan kıdem tazminatının gasp edilmesi; ulaşımdan elektriğe, her kaleme zam yaparak işçinin cebindeki paranın devletin savaş ve finans harcamalarına akması bu kredi havuzunun hammaddesinin işçi emeği olduğunu göstermektedir. Daha üretken bir ekonominin politikası üzerine TV'de konuşan "uzmanlar" da, sermaye kesiminin zararlarının nasıl etkin bir şekilde toplumsallaştırılacağına dair tartışan asalaklardan başka bir şey değildir.

Özetle, siyasi iktidarın işbirlikçi burjuva niteliğinden kaynaklı sorunlarına bulduğu çözüm, işçi-emekçi halkları daha fazla mali-ekonomik sömürge haline getirmektir. Dolayısıyla sunduğu çözümde "yeni" olan herhangi bir şey yoktur. Mülkiyetin özel karakteri ile üretimin toplumsal karakteri arasındaki çelişkiyi mülkiyeti daha fazla özelleştirerek aşmaya dönük 300 yıllık irrasyonellik devam etmektedir. Temel çelişki işçi ve emekçi halklar ile faşist burjuva rejim arasında değil de, Türk milleti ve diğer milletler arasındaymış gibi bir histeri estirmeye ve yurttaşları "teröre ve emperyalizme karşı" yeniden güçlü bir ülke olmak için devletle bütünleşmeye çağırmaya devam etmektedir. Oysa bugün bir millet olarak zararı paylaşmamızı isteyenler, yarın sınıflarımızı hatırlatacak ve kârlarını bizimle paylaşmayacaklardır. Dolayısıyla, işçi ve emekçilerin devletleriyle bir bütün olarak kazanacakları tek şey işsizlik ve yoksulluk olacaktır. Eğer emperyalizme karşı bir savaş veriliyorsa, işçiler bilmelidir ki, mevcut iktidar ve onun temsil ettiklerinin safı düşman saflarıdır.