ANASAYFA GÜNCEL DÜNYA POLİTİKA EMEK EKONOMİ YAŞAM GENÇLİK KADIN KÜLTÜR-SANAT ETHA ÖZEL ROPORTAJ ÇEVİRİ Et-TV Et-GALERİ ara

İşçininki bir 'Hayır'dan çok daha fazlası – Bülent Bulduk

Emek dünyasına dair ortaya konulan politikalar ve geleceğe dair planlar, bugüne kadar ki eşitsizliklerin bundan sonra daha da derinleşeceği anlamını taşıyor. Bu bakımdan işçilerin ve emekçilerin kendi gelecekleri için referandumda güçlü bir "hayır"ıyla, emek düşmanı sistemin emeğin sahipleri tarafından inkar edileceğinden şüphe yok.

Etkin Haber Ajansı / 07 Mart 2017 Salı, 08:15

BÜLENT BULDUK*- İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi verilerine göre, Türkiye'de OHAL ilanından bugüne geçen 7 aylık süreçte iş cinayetlerinde yüzde 14 oranında artış yaşanarak, 1180 işçi çalışırken hayatını kaybetti. AKP iktidarından bugüne işyeri cinayetleri bakımından dünyanın ilk sıralarında yer alan Türkiye'de bugüne dek 17 binden fazla işçi çalışırken yaşamını kaybetti. İSİG raporlarında bu sayı sadece geçtiğimiz ocak ayı içerisinde en az 161 olarak belirlendi. OHAL süreci ve Kanun Hükmünde Kararname'ler (KHK) ile hukukun askıya alındığı şu günleri fırsata çeviren sermaye sahipleri, arkalarında buldukları hukuksuzluğun dizginsiz kudretini işçiler için sömürü ve ölüm düzenini derinleştirmek için değerlendirmekte tereddüt etmediler.

OHAL süreci ile birlikte çıkartılan KHK'lar ile işçiler ve emekçilere yönelik baskının dozajı günden güne artmış bulunuyor. Yaşanan siyasi krizin ve belirsizliğin bedelini yine işçilere ödeten siyasi iktidar, bu dönem içerisinde emeğe ve emekçilere yönelik saldırı politikalarını birer birer hayata geçiriyor. Ağır yönetim ve siyasi krizin neticesinde yaşanan ekonomik durgunluğun bedelini bu dönemde yine en çok işçiler ödedi. İşsizliğin gözle görülür bir şekilde arttığı son dönemde işsizlik oranı TÜİK verilerine göre yüzde 12,1 olarak yansıdı. Resmi istatistiklere göre işsizlik seviyesi son beş yılın en yüksek düzeyine ulaşmış bulunuyor. Bunun yanı sıra kriz bahanesi ile birlikte birçok işyerinde toplu işten çıkarmalar da hızlı bir şekilde gerçekleşmeye devam ediyor. Ayrıca hayata geçirilen zorunlu BES uygulaması ile birlikte işçilerin alınterinin nereye aktarılacağı bile belli olmayan bir şekilde sömürülmesi ve son KHK ile birlikte yürürlüğü giren Varlık Fonu uygulaması ile birlikte sermayeye yeni kaynaklar yaratma yolunda tüm hızla ilerleniyor. Son çıkartılan 687 sayılı KHK ile İşsizlik Fonunun da bu yönde kullanılmasının önü açılmış durumda. Yeni KHK'ya göre 2017 yılı sonuna kadar işe alınacak her ilave işçi için, İşsizlik Sigortası Fonundan işverenlere günlük 22,22 TL sigorta prim desteği sağlanacak. Bu İşsizlik Fonunun amaç dışında kullanılarak, sermayeye yeni teşvik anlamına geliyor.

Sendikal hak ve özgürlüklere yönelik ağır kısıtlamalar OHAL süreci içerisinde had safhaya ulaştı. AKP'li yıllarda çalışma yaşamı ve sendikal alana yönelik politikalarla, ILO tarafından her yıl düzenlenen konferansta. Türkiye'nin sendikal hak ve özgürlükleri çiğneyen dünya genelindeki ilk beş ülkeden biri olduğu biliniyor. Uluslararası normlara göre de AKP'nin bu alanda sicilinin pek parlak olmadığı tescillendi. Nitekim OHAL süreci ile metal grevinin Bakanlar Kurulu tarafından "Milli güvenliği tehdit ettiği" gerekçesi ile yasaklanması ve ardından 678 sayılı KHK ile grev yasağı tanımının genişletilmesiyle, fiili olarak Türkiye'de artık anayasal bir hak olan grevin fiilen ortadan kaldırılması olanaklı hale gelmiş oluyor. Tabi bu durum aynı zamanda sendikal faaliyetlerin engellenmesi ve KHK'lar vasıtasıyla topyekun ortadan kaldırılması anlamını da beraberinde getiriyor.

EMEĞİN TOPYEKUN ORTADAN KALDIRILMASI HEDEFLENİYOR

OHAL süresi boyunca hayata geçirilen bu uygulamalar, kurumsal bir kimliğe büründürülmek istenen yeni rejim hakkında açık fikirler sunuyor. Başkanlık sistemi provalarını yaşadığımız OHAL süreci, emek düşmanlığı üzerinde yol almaya devam ediyor. Bu bakımdan ülkedeki 12 milyonu aşkın işçi nezdinde referandum oylaması basit bir oylamadan çıkıp, işçilerin geleceği ve iş güvenceleri için hayati bir önem kazanıyor.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) referandum öncesinde farklı ülkelerde işçi ve sendikal hakları inceleyen önemli bir rapor yayınladı. "Başkanlık işçiye zararlıdır" başlıklı raporda, dünya genelinde sendikal haklardan iş cinayetlerine, toplu iş sözleşmesinden çalışma saatlerine varıncaya kadar, parlamenter rejim ile başkanlık rejimi arasında önemli farklara dikkat çekildi.

Rapora göre; başkanlık rejimi ile yönetilen ülkelerde sendikal hakların hiçe sayıldığı, aynı zamanda sendikalaşma oranının düşük seviyelerde seyrettiği görülüyor. Yine başkanlık rejimi ile yönetilen ülkeler de işçiler daha fazla çalıştırılıyor ve işyerlerinde ölümlü kazalara daha çok kurban veriliyor. Toplu iş sözleşmelerinin kapsamı da başkanlık rejiminde parlamenter rejime oranla daha düşük. Tabi burada vurgulanması gereken bir diğer nokta, parlamenter rejimin son 15 yılında AKP'nin iktidarda bulunduğu yıllarda emeğin yaşadığı baskılanma süreci. AKP dönemi boyunca sendikalaşma oranı yüzde 58'lerden yüzde 12'ye gerilemiş, taşeron çalıştırma kuralsız bir rejim olarak dayatılmış, güvencesiz yoksul bir işçi kitlesi yaratılırken, ücretler daha da aşağı çekilmiş ve nihayetinde kuralsızlığın ve denetimsizliğin kurumsallaşması sonucu binlerce işçi göz göre her gün bilinçli şekilde ölüme gönderilmiştir. OHAL sürecinde gerçekleşen yoğun saldırılarda göz önüne alındığında başkanlık sistemi ile hedeflenen yeni rejimde, emeğin haklarının ortadan kaldırılmasına yönelik planları hızlıca uygulamaya konulacaktır.

Nitekim iktidarın yaptığı açıklamalar bunu destekler nitelikte. Kıdem tazminatlarının kaldırılmasına yönelik girişim referandumun "Evet" lehine sonuçlanması durumunda hızla gündeme alınacaktır. Şine referandum süreci sonrası memurların iş güvencesinin ortadan kaldırılması da rejimin öncelikleri arasında olacaktır. Zorunlu BES uygulamasına yönelik olası bir yeni kararname ile kamusal emeklilik sisteminin tamamen ortadan kaldırılması da gündeme gelecek konular arasında yer alabilir.

EMEKÇİLERİN GELECEĞİ 'HAYIR'DA

AKP ve arkasındaki sermaye grupları, bugüne kadar kendi büyüme stratejileri için; işçileri disipline eden, iş güvencesini ve sosyal güvenceyi ortadan kaldıran unsurlara dayandığını açıkça gösterdi. Ve AKP iktidarı kurduğu ağır baskı unsurlarını görünmez kılmak için, işçiler üzerinde büyük bir kültürel hegemonyayı inşa ederek, emeğin ve alınterinin yerine tevekkülü zorunlu kıldı.

Son günlerde tartışılan, işyerlerinde kaçak işçiliğe onay anlamına gelen af uygulaması ve işçi alacaklarındaki zamanaşımının kısaltılması gibi uygulamalar da, yeni rejimin ekonomi politiği emeğin ve emekçilerin yaşamının inkarı üzerine dayanıyor. Tüm despotik ve dikta rejimlerinin, açlık, sefalet ve gözyaşından başka bir şey getirmediği tüm yıkıcı sonuçlarıyla tarih sayfalarında acı hatıralarıyla ne yazık ki yer alıyor.

Sözde refah ve huzur sistemi adı altında "Yeni Türkiye" rejimiyle bize sunulanların hayata geçmesi demek, işçiler ve emekçiler nezdinde dünden bugüne yaşanan yıkımların kalıcı hale getirilmesi, acımasız bir emek sömürüsünün oluşturulması demektir.

Emekçilerin ve işçilerin, eşitsizliklerden kaynaklanan umutsuzluklarıyla bugüne dek sınıfsal bir dışa vurum ne yazık ki tam anlamıyla gerçekleşmedi. Lakin işçi sınıfının kendi geleceği için referandum sürecinde alacağı sorumluluk ve ortaya koyacağı tavır, emeğe yönelik saldırılar artık bir "dur" diyeceği gibi, yerleşik hale getirilmek istenen baskıcı emek sömürüsüne de "dur" diyebilecektir. OHAL sürecinde yaşananlar ve 15 yıllık AKP iktidarı döneminde yaşatılan ağır tahribatların göz önüne alınması, milyonlarca işçinin referandumdaki tavrında önemli bir rol oynayacaktır. Emek dünyasına dair ortaya konulan politikalar ve geleceğe dair planlar, bugüne kadar ki eşitsizliklerin bundan sonra daha da derinleşeceği anlamını taşıyor. Bu bakımdan işçilerin ve emekçilerin kendi gelecekleri için referandumda güçlü bir "hayır"ıyla, emek düşmanı sistemin emeğin sahipleri tarafından inkar edileceğinden şüphe yok.

*DİSK/Güvenlik-Sen Eğitim Uzmanı