ANASAYFA GÜNCEL DÜNYA POLİTİKA EMEK EKONOMİ YAŞAM GENÇLİK KADIN KÜLTÜR-SANAT ETHA ÖZEL ROPORTAJ ÇEVİRİ Et-TV Et-GALERİ ara

Erdoğan ve AKP'nin ölüm parendesi - Metin Botan

Yeni anayasa ve başkanlık sistemine geçiş, devleti reorganizasyon çalışmaları, miadı dolan rejimin kurucu felsefesi Kemalizm’i İslamcı-Türkçü ideolojiyle tahkim etme uygulamaları farklı koşullarda belki bir çözüm ve çıkış gücü taşıyabilirdi. Ama krizi asıl doğuran sebeplere dokunmadan, Kürt halkının sömürge hali devam edecek, işçi ve emekçilerin politik özgürlük talepleri karşılanmayacak, Alevi halkımızın inanç özgürlüğü tanınmayacaksa, diğer arayışların bir çözüm getirmesi beyhude bir bekleyiştir. Rejim krizinden devrimci kriz çıkarmak hem dönemin fırsatı hem günün sloganıdır.

Etkin Haber Ajansı / 29 Aralık 2016 Perşembe, 13:29

METİN BOTAN- Biri Kürt diğeri Türk iki TC ordu askerinin ateş topuna dönmüş bedenlerinin internetteki görüntüleri vicdan sahibi kim varsa içini sızlatmıştır. Düşmanına bile reva görmeyecek o vahşet şimdi sahibine yöneldi, MİT-Genelkurmay destekli İslami cinayet şebekesi tam da programlandığı türden cinayetlere devam ediyor, yapabilirse sahibinin gözünü oyacak!

"El Bab'ta kahramanlık yazan Türk ordusu" palavralarından gerçeğe dönüldü, saklanan asker ölümleri, yaralananlar, sakat kalanlar... Savaş iradesi sarsılmış, yenilgi korkusuna kapılmış ordu şaşkın, ürkmüş. Bıraksalar yüz geri dönecek, yarattığı ırkçı şoven atmosferin tutsağı olmuş, istese de dönemiyor. Tek çare yalana ve milliyetçi hamasete devam!

Görünen o ki, faşist Türk devleti yeni takviye kuvvetlerle daha büyük yenilgilere hazırlanıyor. Kürt düşmanlığının yön verdiği politikaların sonucu olarak Suriye'de düştüğü açmazın faturası ağır olacak.

Ekranlarda bir başka haber, Çevik kuvvet polisi devletin kendisine verdiği silahı Rus büyükelçisine doğrultmuş, art arda basıyor tetiğe. Büyükelçiye saplanan her mermi AKP hükümetini de delik deşik ediyor. "Polis Fetöcü" yaygaraları Erdoğan ve hükümetini kurtaramaz. Tetiği çeken elin bir çevik kuvvet polisine ait olduğu gerçeğini değiştirmez.

Erdoğan ve AKP, ülke ülke dolaşıp Fethullah Gülen Okullarının elçiliğini yaparken Rusya, CIA bağlantıları nedeniyle o okulları kapatıyor ve yasaklıyordu. ‘Fetö’ bağlantıları kanıtladığı durumda bile büyükelçi cinayetinin siyasi sorumluluğu Erdoğan yönetiminin omuzlarındadır.

Son günlerin odağında duran bu iki gündem Erdoğan ve AKP'nin saplandıkları bataklığın sebebi değil sonucudur. Dünkü yüksek perdeden atıp tutmalar, Esad ve Suriye rejimini şeytanlaştıran tutarsızlıklar, Musul'dan Halep'e, Rakka'dan Haseke'ye sınır çizmeler buharlaştı. Musul'a hiç yönelemediler bile. Aksine, Başika'da ki güçlerinin bir kısmını da geri çekmek zorunda kaldılar. "Halep'teki Emevi camisinde namaz kılacağız" hayalleri söndü, üç beş çete artığını Suriye ordusunun elinden kurtarmak için yalvar yakar Putin'in huzuruna koştular. El Bab ise tam bir faciaya dönüştü AKP için. Bataklıktalar ve çıkmak için çırpındıkça daha da batıyorlar.

Türkiye, Rusya'nın daveti üzerine İran ile birlikte Suriye'nin geleceği konusunu tartışmak amacıyla Moskova toplantısına katıldı. Altına attığı imza ile Suriye iç savaşının başladığı günden bu yana savunduğu tezleri değiştirdi. Bu toplantı ve varılan anlaşma ile aynı zamanda Ortadoğu-Suriye denkleminde yeni ittifak ve saflaşmaların mecburi oyuncusu haline geldi. Rusya oyun kurucu ve rol dağıtıcı pozisyonda, Türkiye ise kendisine biçilen rol ve sınırlarda hareket etmek zorunda olan ikinci derece bir ülke durumunda. Henüz yeni bu gelişmenin Türkiye-ABD, Türkiye-AB, Türkiye-Suriye, Türkiye-Kürtler arası ilişkilere etkileri ve sonuçları elbette olacaktır.

Rusya'ya yanaşmak demek tüm eski tezlerinden vaz geçmek ve Rus siyasetine yedeklenmek demektir. Ancak bu durumun kalıcı olması zor görünüyor. Türkiye mali ve askeri bakımdan Batı kapitalizmine kopmazcasına bağlıdır. İşbirlikçi Türk kapitalizmi de Batı ile ekonomik ilişkilerini koparmayı düşünmez. Askeri tekniği, donanımı, örgütlenmesi ve askeri taktik anlayışları da NATO standartlarına bağlıdır. ABD ve Batı emperyalizmine bu derece göbekten bağlı bir devletin bu bağları koparması ya bir devrim sayesinde gerçekleşir ya da devrim düzeyinde bir tür alt üst oluşla. Dönemsel güncel siyasetin yol ayrımları, olsa olsa taktik ve geçici nitelikte olur. Kaldı ki işbirlikçi AKP için sahip değiştirmek ilkesel bir sorun değil, onlar çıkarları gereği her türlü taklayı atabilmeleriyle ünlüdürler. Kaldı ki, ABD ve batılı emperyalistler, Türkiye gibi onca yatırım yaptıkları bir pazarı ve jandarmayı öyle kolay bir kenara bırakmazlar. Bu eksende, önemli gelişmelerin yaşanacağı şimdiden öngörülebilir.

TC'nin saf değiştirme, partnerlerini pazarlık masasına sürme ve satma örneklerinin sonuncusu DAİŞ'tir. Katar ve Suudi Arabistan'la baş başa verip bu çeteleri besleyen, eğiten, donatan, ona taktik ve stratejik akıl veren, kadro desteği sağlayan faşist Türk devletidir. Neredeyse tüm dünyanın lanetle andığı bu cinayet şebekesinin hamiliğini üstlenen Türkiye, Suriye siyasetinde 180 derecelik dönüşle birlikte DAİŞ'i de satmakta tereddüt etmedi. Tam bir faşist Türk devlet klasiği. Bu satışa DAİŞ ve diğer politik İslamcı güçlerin intikamcı tepkiler vereceği, Türk devleti ile taktik bazı çatışmalara girişecekleri beklenmelidir. Öte yandan önümüzdeki dönemde Erdoğan ve ekibinin daha derinlikli ve stratejik bir rol dayatması ile karşı karşıya kalacağını söyleyebiliriz. ABD'yi dengelemek ve şantaj yapmak için Rusya ile kurmaya kalkıştığı yeni ittifakın önümüzdeki dönem ortaya çıkarması muhtemel sonuçlarından birisi de rol dağıtımına bağlı olarak Türkiye'nin İslamcı-cihadist örgütlerle savaşa tutuşma olasılığıdır.

Sömürgeci Türk devletini böylesine tutarsız duruma düşüren, sıkıştıkça sahip değiştirmeye iten asıl sebep ise Kürt özgürlük mücadelesinin Rojava'da bir devrimle taçlanmasıdır. El Nusra ve DAİŞ gibi çetelerle Rojava devrimi ezilmek bir yana, giderek güçlendi, diğer Suriye kentlerine doğru yayılarak genişledi, adım adım demokratik Suriye devrimine yöneldi.

Devrimci diplomasinin bir başarısı da Ortadoğu ve Suriye siyasetinde dolaylı-dolaysız ittifak kuvvetlerini çoğaltmak, temel amacından taviz vermeden, ana hedefinden uzaklaşmadan Türk sömürgeciliğini yalnızlaştırarak tecrit etmesidir. Dolayısıyla TC'nin yenilgi ve başarısızlığının sebebi izlediği akılsızca siyaset değil, askeri, siyasi ve diplomasi alanında devrimimizin başarılı hamleleridir. Öyle ki işbirlikçi Türk devleti yetmiş yıllık efendisi olan ABD ile çatışmalı duruma geldi. Rojava devrimine ve Kürtlere düşmanlık ona bir şey kazandırmadı, yeter ki Kürtler hak kazanmasın, statü elde etmesin, sömürgeci boyunduruk altında kölece yaşamaya devam etsinler, TC gider, İsrail önünde diz çöker, açılmış davaları hukuksuzca kapatır; gider Rusya'ya, el etek öper, nedamet getirir! Faşist sömürgeciliğin zihin ve ahlak dünyasının özeti budur.

Yeni anayasa ve başkanlık sistemine geçiş, devleti reorganizasyon çalışmaları, miadı dolan rejimin kurucu felsefesi Kemalizm’i İslamcı-Türkçü ideolojiyle tahkim etme uygulamaları farklı koşullarda belki bir çözüm ve çıkış gücü taşıyabilirdi. Ama krizi asıl doğuran sebeplere dokunmadan, Kürt halkının sömürge hali devam edecek, işçi ve emekçilerin politik özgürlük talepleri karşılanmayacak, Alevi halkımızın inanç özgürlüğü tanınmayacaksa, diğer arayışların bir çözüm getirmesi beyhude bir bekleyiştir. Rejim krizinden devrimci kriz çıkarmak hem dönemin fırsatı hem günün sloganıdır.