ANASAYFA GÜNCEL DÜNYA POLİTİKA EMEK EKONOMİ YAŞAM GENÇLİK KADIN KÜLTÜR-SANAT ETHA ÖZEL ROPORTAJ ÇEVİRİ Et-TV Et-GALERİ ara

AKP'nin yayılmacılığı gerçeklere çarptı - Ziya Ulusoy

ABD, Türkiye'de at değiştirebilir, ama işbirlikçisi efendi değiştirmeye kalkıştığında, 15 Temmuz'dan farklı olarak askeri darbeyi doğrudan örgütler. ABD ve Avrupalı emperyalistler, bölgede hakimiyeti sağlamlaştıramamanın, Suriye savaşında-Libya'dan farklı olarak işgale doğrudan girememenin sonucu olarak, Türk burjuvazisinin ve Suudi monarşisinin özerk taktikler gütmesine göz yummak zorunda kaldılar. Buna bir dereceye kadar göz yumarlar ama blok değiştirmeye darbeyle karşılık vermekten çekinmezler.

Etkin Haber Ajansı / 29 Aralık 2016 Perşembe, 10:45

ZİYA ULUSOY- Erdoğan ve AKP'nin dış politikası, iki momentte önemli değişiklikler gösterdi.

Birincisi, Arap halk ayaklanmaları hemen sonrasında, en örgütlü muhalif güç olan "ılımlı" politik İslamcı Müslüman Kardeşler'in bölge çapında yönetime gelmeye başlaması dönemiydi.

İkincisi Erdoğan-AKP'nin Suriye gerici iç savaşındaki yenilgisinde.

BÖLGE LİDERİ OLMA HAYALİ

Halk ayaklanmaları Mağrip'ten Maşrık'a bütün Arap ülkeleri kaplar ve çevredeki halkları etkilerken, gerek bölgedeki güçlü devletler, gerekse ABD ve Avrupalı emperyalist güç odakları, her biri kendi çıkarları lehine düzeni yeniden ve yeni biçimlerde restore etmeye koyuldular.
Bu dönem Erdoğan ve AKP'nin iktidar içinde egemenliği ele geçirdiği dönemecin hemen sonrasıydı ve iktidarını güçlü hissediyordu. 2011'e girerken, Ergenekoncu askeri kliği, ABD-AB ve Türk sermaye oligarşisiyle birlikte tasfiye etmiş, MGK'da sayısal çoğunluğu elde etmiş ve cumhurbaşkanlığını elde ederken zorlukları kolay aşmıştı. Dahası Ergenekoncu klikten öte, emekliye yeni ayrılmış Genelkurmay Başkanı Başbuğ'u bile içeri atmıştı. Sonrasında Genelkurmay Başkanı Koşaner ve generallerin toplu istifasını kazasız atlatacaktı.

Erdoğan ve AKP bu dönemeçte Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı politikasını da değiştirdi. Oslo görüşmelerini sona erdirerek savaş siyasetine geri döndü.

Erdoğan-AKP zamandaş olarak dış politikada önemli bir "hamle" yaptı.

İçte iktidarı güçlenmişken ve kimseye "taviz" vermeye gerek yokken, dışta da elverişli bir durum yaratmıştı. Arap halk ayaklanmaları, Tunus, Mısır ve Yemen'de diktatörleri devirirken, Müslüman Kardeşler yönetime gelmiş, diğer yerlerdeyse yönetime etki yapacak örgütlülüğe sahiplerdi. İdeolojik ortağı olduğu bu hareketin iktidarlarına ve örgütlü gücüne dayanarak bölge "lideri" olunabilirdi.

Bu koşulların yeni-Osmanlıcılığı bölgede etkin ve egemen kılacağı hesabıyla harekete geçildi. Mısır Müslüman Kardeşler'inin ve Tunus En Nahda'sının kadroları ve gençleri, Türkiye'de AKP tarafından iktidarın nasıl kullanılacağına dair eğitime alındılar. Mısır'da devlet başkanı seçilen Mursi'ye generalleri nasıl etkisiz hale getireceği dahil, bütün yetkileri elinde toplaması yöntemlerini Erdoğan, Davutoğlu ve MİT şefi Fidan veriyordu.

Erdoğan bölge gezisinde en çok Mısır'da coşuyor, Hamas ve Nahda liderleri AKP mitinglerine katılıyordu.

Bütün bu taşkınlığın tabi olduğu amaç Türk burjuvazisini ve devletini, Erdoğan-AKP liderliğinde Ortadoğu'nun "lider"i, bölge çapında nüfuz sahibi, "sistem kurucu", bölgesel egemeni kılmaktı. Buradan alacağı güçle emperyalist dünyanın güç odakları yanında ve muhatap olarak yükseltmek, küresel çapta söz söyleyebilen düzeye çıkarmak ve bazı politikaları, özgün çıkarlarının politikalarını onlara dayatabilmekti. İdeolojik olarak Sünni pan-İslamizmle beslenen, kültürel olarak yeni koşullarda Osmanlıcılıkla aşılanan yayılmacı nüfuzcu bir stratejiydi.

Erdoğan-AKP'nin dışpolitika teorisyeni ve önce Başbakan danışmanı, 2009'dan sonra Dışişleri Bakanı ve Başbakan olan Davutoğlu bu dış politikanın teorik arka planını oluşturdu.

2011'e gelinceye değin Erdoğan-AKP, faydacı oportünizmle durumu idare ederken, bu tarihten itibaren hızlandırarak yeni-Osmanlıcı pan-İslamizmi hızla uygulamaya koydu.

1990'lar dönemci sonrasının yeni ABD'ci dünya düzeniyle stratejik işbirliğini öngörüyordu. ABD'yle işbirliği içinde ama ABD'nin bölgede başlıca eksen devleti olarak İsrail siyonizminden vazgeçmesini talep ediyor, bölgesel egemenlik yoluyla bunu ABD'ye kabul ettirebileceğini varsayıyordu.

"YUMUŞAK YÖNTEM" PALAVRASI

"Komşularla sıfır sorun", "yumuşak yöntem"le nüfuz edinmek, bunlar yayılmacılıkta silah kamuflajı rolü oynayan demagojik retoriktir. Bütün burjuva devletler komşularla milliyetçi ve sınırsal gerginlikler güder, halkları şovenist düşmanlık yoluyla kendilerine bağlamayı hedeflerler. Kriz koşulları ve zayıflık yakaladıklarında milliyetçi işgallere başvururlar.

Erdoğan-AKP iktidarı da öyle yaptı. Libya ve Suriye'de doğrudan işgale ve gerici iç savaşa karıştı.
Yemen'de Suudi işgalini destekledi, illegal yollarla silah sevk etti, IŞİD militanlarını taşıdı. İslam Devletleri Birliği'nin ve Ordusu'nun kuruluşuna Suudi otokrasisiyle birlikte öncülük etti. Katar'da üs elde etti.

Irak'ta Şii gericilerin yerine Sünni ittifaka dayanan rejim kurmaya kalkıştı. Sünni aşiretler ve partiler ittifakının temsilcisi Tarık Haşimi'yi Türkiye'de himayesine aldı. IŞİD'in Musul'u ele geçirmesini ve Şengal işgalini bu amaçla kışkırttı, destekledi ve kullandı.

Bu savaşlar içinde Suriye, Erdoğan-AKP iktidarının özgün ve öne çıkanı oldu. Bölgesel yayılmacılığının en sivri, hırslı ve işgalciliğinin yansıdığı gerici iç savaş oldu. Bunda fiziki olarak yayılmacılıkta bölgeye gireceği ilk kapı olması ve Rojava'nın özel rolü vardı.

Rojava'yı, önleyici savaşla işgal etmek istedi. Fakat Libya'dan farklı olarak emperyalist ve bölgesel rakip güç ilişkileri bunu uzun süre engelleyince karşısında devrimi buldu.

"Tampon bölge", uçuşa yasak "güvenli bölge" istekleri işgalle ezmeye yönelikti. Kobané'yi düşürmek için IŞİD'i saldırtmak da bu amaca yönelikti. Bununla birlikte kara gücüyle Suriye gerici savaşına girmeyi efendisi ABD emperyalistlerine sürekli önermesi, hatta ABD'den daha çok işgalci kesilmesi, Esad rejimini yıkma ve politik İslamcılarla ÖSO'cuların ittifakına dayanan yeni bir rejimi kurma amacı taşıyordu. ABD ve Avrupa emperyalistleri, 2013 sonbaharından itibaren Esad'ı yıkma amacından zorunlu olarak vazgeçip, üç ayrı nüfuz bölgesi politikasını gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Fakat Erdoğan işgale güç ilişkileri engel olmasına rağmen koşulları bu doğrultuda zorladı. Rusya'nın Esad yanında doğrudan savaşa katılması bu hayaline son verirken, emperyalistler arası doğrudan savaşa kıvılcım olabilecek Rus uçağı düşürme provokasyonuna bile başvurdu.

Bu dönemde İsrail siyonizmiyle de ilişkisini en alt seviyeye indirdi. Sünni pan-İslamizm ve yeni-Osmanlıcı politikayı frensiz uygulamasıyla bu tavrı birleşince Türk burjuva devletinin "eksen kayması" gerçekleştirmekte olup olmadığına dair ilk tartışma, iç ve dış basın ve çevrelerde bu dönemde gerçekleşti.

Fakat Esad rejimini yıkmak, Rusya ve İran'ın doğrudan Esad'a güç vermesi nedeniyle olanaklı olmaktan çıktı. ABD'nin Rojava güçleriyle IŞİD'i yenmek taktiği nedeniyle de Rojava işgali imkan dahilinden çıktı. Böylece Suriye iç savaşını örgütleme, Rojava ve Suriye'yi işgal etme politikası, 5 yılı aşan sürede sayısız ölüm, yıkım arkasında bırakarak iflas etti.

Erdoğan-AKP son bir hamleyle Cerablus-Azez hattını işgale girişerek Rojava kantonlarının birleşmesini engelledi. ABD'nin yatıştırması ve Rusya'nın icazetiyle giriştiği işgali Bab'a kadar uzattı. Bab'da IŞİD'le savaşmak zorunda kaldı. Devir-teslim alsaydı, Rusya'yla Doğu Halep'i verme üzerine anlaşmasına rağmen Nusra ve Ahrar-uş Şam'ın liderliğindeki bu savaş cephesine yardım koridorunu el altından açacaktı. Ama işgaldeki esas amacı Rojava'nın statüsünün tamamlanmasını engellemek, ÖSO ve politik İslamcı çeteleri kullanmak dahil , fırsat bulduğu zaman ve koşullarda Rojava kantonlarına saldırmaktır.

Rusya'yla anlaşmaya uyarak, Ahrar ve diğer Doğu Halep savaş örgütlerini anlaşarak önceden, Nusra'yı sonradan İdlip'e çekti.

20 Aralık Astana deklarasyonuyla Rusya-İran ekseniyle anlaşma yaptı. İkinci eksen kayması tartışması bunun üzerine oldu ve soru devam ediyor.

Bu sorunun cevabından önce vurgulanması gereken nokta şudur: Pan-İslamist yeni-Osmanlıcı strateji tamamen iflas etti, büyük bir yenilgi aldı.

Mısır'da 2013 Sisi darbesiyle Müslüman Kardeşler yalnızca iktidarı kaybetmekle kalmadı, gücünü de yitirdi. General Sisi'yi tanımayan Erdoğan, Yemen savaşında müttefik olmak zorunda kaldı. Politik İslami taban daha radikal akımlara doğru daralarak kaydı.

En Nahda, Tunus'ta eski rejimin devamı olan partiye iktidarı kaptırdı. Irak'ta Şii partiler iktidarı korudu ve Musul'u geri alma savaşına girişti. Erdoğan-AKP iktidarı Musul savaşında inisiyatif alarak, Başika'da askeri üs kurarak, himayesinde Sünni Arap federal bölgesi yaratmak istedi fakat bu da başarısızlığa uğradı. Ama Yemen'de Şii eksenin müttefiki Ensarullah ülkenin daha geniş kesiminde iktidarını korudu. BM'in barış arabuluculuğunu onaylayan güç olarak göründü.
Erdoğan, İsrail'le yeniden ilişki düzeyini yükseltmek zorunda kaldı.

AVRASYACILIK MI?

Pan-İslamist yeni-Osmanlıcılık, Erdoğan diktatörlüğünde karakteristiğini bulsa da, sermaye birikimi büyüyen ve dünya pazarıyla bütünleşen Türk burjuvazisinin, bölgesel yayılmacı çıkarları doğrultusundaki ihtiyacına yanıt verme iddiasındaydı. Petrol ve gaz için Şam ve Musul'a giderken, evdeki bulguru bile kaybetme riski gerçek bir tehlike olarak ortaya çıkmasına rağmen, yalnızca MÜSİAD değil, TÜSİAD da bu ihtiyaç doğrultusunda destek verdi.

Fakat bu politika, Türk burjuvazisinin gücünü aşan hayalciliğe sahipti. Emperyalist dünyanın rekabet içindeki güç ilişkisine çarpınca şaşkına dönerek iflas etti.

Aynı zamanda başarısız 15 Temmuz darbesi denk gelip Putin sıcak ilişki geliştirince, Şanghay İşbirliği Örgütü'ne girme lafı bizzat Erdoğan tarafından dile getirildi. Astana deklarasyonundan sonra Avrasyacı ittifaka mı geçecek tartışması yapılıyor.

Astana deklarasyonu, ABD ve Avrupa'yı dışta bırakarak Suriye'de-Rojava hariç- bir uzlaşma sağlama girişimidir. Fakat ABD'yle Rusya arasında da benzer uzlaşma yapıldığı için ABD emperyalizmi bu anlaşmaya yüksek sesle karşı çıkmadı. İtiraz bazı Alman yöneticilerden geldi.
Bu her şeyden önce iflas eden savaş politikasından vazgeçmek zorunda kalırken masaya oturarak durumu kurtarma çabasıdır. Vekil savaşçıları kurtararak sonraki safhada kullanma imkanıdır. Ama daha önemlisi Cerablus-Azez işgalini masa sayesinde sürdürerek Rojava'ya saldırı üssünü koruma olanağıdır.

Şimdi Rojava ve Şengal'e saldırmak için, elde kalmış tek savaşçı imkanıdır, Erdoğan diktatörlüğü onu korumaya özen gösteriyor. İçte ve dışta Kürtlerle savaş stratejisine daralmış durumda.

Rusya ise Suriye savaşının tayin edici düğümü Halep muharebesini uzatmadan zafere ulaştırma, ama dahası ABD işbirlikçisi ve NATO üyesi Türkiye'yi rakibi ABD'nin kuşatıcı silahı olmaktan çıkarma politikası izliyor. Elçisinin Nusracı resmi polisçe vurulmasına göz yuman veya el altından destekleyen, Halep için gösteriler düzenleten Erdoğan diktatörlüğüyle ilişkileri bu çıkar serinkanlılığıyla geliştiriyor. Ekonomik-mali ambargo ve Ukrayna savaşıyla zorlanan Rusya, rakibin sınırdaki ve elinde politik İslamcı çeteleri kullanma imkanı olan müttefiki Erdoğan iktidarını bu yolla etkisiz hale getiriyor.

Erdoğan diktatörlüğü, Avrasyacı lafları, "milli ve yerli" demagojisini yutturmanın bir parçası ve yeni ittifak gücü Ergenekoncuları -geçmişte liberallere demokrasi masalları anlattığının benzeri yöntemle- hoş tutmanın aracı olarak kullanmaktadır.

ABD ve AB emperyalistleri askeri darbe girişiminde görüldüğü gibi diktatör yerine at değiştirmeyi tercih etmekte, bu durum diktatörün kitle desteğini koruma demagojisi ve Avrasyacı müttefikini -özellikle ordu içinde- arkasında tutma çabasını gerektirmektedir.

Erdoğan, yeni faşizmin yeni anayasasını kabul ettirinceye değin bu çabayı gösterecek, sonrası için Rusya'nın Suriye politikası ve politik İslamcı çeteleri Rusya'ya karşı dizginleme isteğine uygun hareket edecek, fakat ABD'ci-NATO'cu ittifakta kalmaya devam edecektir. Faydacı tüccar mantığına dış politikada da sahip olan Erdoğan, çelişkilerine ve Avrupa kentlerinde bomba patlatıp cinayet işlemesine rağmen, Avrasyacılığa gitmeyecek, durumunu biraz sağlamlaştırırsa Avrasyacı müttefiklerini satıp ABD'ci ve NATO'cu sınırlar içinde kalacaktır.

Buna zorunludur.

Birincisi; Türk burjuvazisi, Batılı emperyalist dünya mali-sınai tekelleriyle bütünleşmiştir. Türkiye banka sermayesi içinde yüzde kırkı aşan pay emperyalist mali sermayenin mülkiyetindedir. Sınai-ticari 500 büyük firma sermayesinin yaklaşık yüzde kırkı Batılı mali oligarşinin mülkiyetindedir. Türk burjuvazisi, emperyalist küreselleşmeyle bütünleşmeyi en çok ve en hızlı AKP döneminde gerçekleştirdi. Ve Mali-ekonomik sömürgeleşmeyi hızla bu dönemde tamamladı.

İkincisi; NATO'nun yarım yüzyılı aşkın süredir üyesidir. Ordu ve silah sistemi NATO'cu emperyalizme bağımlıdır.

ABD, Türkiye'de at değiştirebilir, ama işbirlikçisi efendi değiştirmeye kalkıştığında, 15 Temmuz'dan farklı olarak askeri darbeyi doğrudan örgütler.

ABD ve Avrupalı emperyalistler, bölgede hakimiyeti sağlamlaştıramamanın, Suriye savaşında-Libya'dan farklı olarak işgale doğrudan girememenin sonucu olarak, Türk burjuvazisinin ve Suudi monarşisinin özerk taktikler gütmesine göz yummak zorunda kaldılar. Buna bir dereceye kadar göz yumarlar ama blok değiştirmeye darbeyle karşılık vermekten çekinmezler. Bunu iyi bilen tüccar zihniyetli Erdoğan, efendilerine bağlı kalmaya devam edecek ama ondan önce halklarımızın mücadelesiyle yıkılmaktan kendisini kurtarabilirse.