ANASAYFA GÜNCEL DÜNYA POLİTİKA EMEK EKONOMİ YAŞAM GENÇLİK KADIN KÜLTÜR-SANAT ETHA ÖZEL ROPORTAJ ÇEVİRİ Et-TV Et-GALERİ ara

Karşıyaka'nın üç gülü

İşte o an gelmişti. Birkaç dakika sonrası sonrasızlık! Dünün yarına devrildiği bu ilk saatlerde son sözlerini yazdırmaya çalışıyordu. Özlemden mi başlasaydı acaba? Teselli vermekten mi yoksa? Bir vasiyet mi yazmalıydı peki? Zor işti besbelli ama o bunları epeydir düşünüyordu. Hem sözü uzatmaya da lüzum yoktu. Celladı bekletmek için yazıya sığındı demesinlerdi. Nicedir akılda dönüp duran sözcükler, kısa ve net ifadelerle ritim tutan daktilo tıkırtılarıyla ak kağıda saf tuttular, birbiri ardına dizildiler.

Etkin Haber Ajansı / 06 Mayıs 2014 Salı, 11:13

HABER MERKEZİ (Ayşe Gökdeniz)- Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan… Karşıyaka'nın Üç Gülü… Tarihin yapıcıları…

Ölüme mahkum edildiyseniz, hemen bir adım sonrasında ölümün hiçliğinin kollarına düşeceğiniz kesinse; idam sehpasına çıkarılacaksanız ya da makineli tüfek tarakalarının, duyacağınız son ses olduğunu biliyorsanız; elinize tutuşturulan kalem kağıtla sevdiklerinize, geride bıraktıklarınıza son sözleriniz ne olurdu.

İşte o an gelmişti. Birkaç dakika sonrası sonrasızlık! Dünün yarına devrildiği bu ilk saatlerde son sözlerini yazdırmaya çalışıyordu. Özlemden mi başlasaydı acaba? Teselli vermekten mi yoksa? Bir vasiyet mi yazmalıydı peki? Zor işti besbelli ama o bunları epeydir düşünüyordu. Hem sözü uzatmaya da lüzum yoktu. Celladı bekletmek için yazıya sığındı demesinlerdi. Nicedir akılda dönüp duran sözcükler, kısa ve net ifadelerle ritim tutan daktilo tıkırtılarıyla ak kağıda saf tuttular, birbiri ardına dizildiler.

"Baba…
Mektup elinize geçmiş olduğu zaman, aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben, ne kadar üzülmeyin desem, yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler… Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir.
Bu nedenle ben, erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki, benden önce giden arkadaşlarım, hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de etmeyeceğimden şüphen olmasın.
Oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir.
O, Bu yola bilerek girdi. Sonunda da bu olacağını biliyordu.
Seninle düşüncelerimiz ayrı ama beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, Türkiye'de yaşayan Türk ve Kürt halklarının da anlayacağını inanıyorum.
Cenazem için avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara'da 1969'da ölen arkadaşım Taylan Özgür'ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul'a götürmeye kalkma.
Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir.
Son anda, yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım…
Oğlun Deniz Gezmiş, Merkez Cezaevi Ankara"

Mektup bitince derin bir nefes aldı, yazdıklarını okudu yeniden. "Tamam", deyip altını imzaladığında, gün, 6 Mayıs 1972'ye ilk adımlarını atmış yürüyordu.

O gün, o saatlerde yalnız değildi. Yan taraftaki avukat görüş odalarında ayrı ayrı iki odada tutulan iki arkadaşı daha bulunuyordu. Kader birliği yaptıkları iki yoldaşı daha.

Yusuf, yakındaki ilk odadaydı. Parkasının iç cebinde özenle sakladığı bir kağıdı çıkarıp savcıya teslim etti. Ne olur ne olmaz diye, üç gün öncesinden yazmıştı mektubunu. İdamlarının mecliste onaylanıp Cumhurbaşkanı tarafından imzalandığı gün, elinde kalemle kağıdın üzerine eğilip, dökmüştü sözlerini.

"3 Mayıs 1972 Ankara
Sevgili babacığım, bu mektubu aldığın zaman ben ebediyen bu dünyadan göç etmiş olacağım. Ne kadar sarsılacağını tahmin ediyorum. Bir-buçuk seneden beri benim yüzümden nasıl üzüntü içinde olduğunuz malum. Bu son olayı da metanetle karşılamanızı sadece dileyebiliyorum.
Babacığım bu olaydan da annemin ve Yücel'in senin tesellilerine ve desteklerine ihtiyaçları çok. Bunun için ne kadar metin olursan, hem senin sağlığın için hem de onlar için o kadar iyi olur. Elbette ki, yıllarca emek verip yetiştirdiğin bir oğlun, bir günde öldürülmesi kolay göğüslenecek bir olay değildir. Fakat siz benim ne için, kimlere karşı mücadele verdiğimi biliyorsunuz. Ben bu açıdan rahat ve vicdan huzuru içinde gidiyorum. Sizlerin de bu bakımdan rahat ve huzur içinde olduğunuzu ve olacağınızı biliyorum.
Babacığım, cezaevinde kalan arkadaşları arasıra yoklarsan, hallerini hatırlarını sorarsan çok memnun olurum. Her birisi oğlun sayılır. Dışarıda bizler için uğraşan dostlarımı ve dostlarını unutmayacağını biliyorum.
Mektubum burada biterken sizi, annemi, Yücel'i, ablamı, Aziz abiyi, Mehtap'ı hasretle kucaklarım babacığım... Sağlıcakla kalın, hoşça kalın. Yusuf Alsan."

Avukat görüş odalarının diğerinde, Hüseyin'in cezaevinde yazdığı son mektubunu, ailesine verilmek üzere özenle zarfa yerleştiriyordu.

"Babama, anneme, kardeşlerime ve yakın akrabalarıma…
Söyleyecek fazla söz bulamıyorum. Bir insanın sonunda karşılaşacağı tabii sonuç, bildiğiniz sebeplerden dolayı erken karşıma çıktı. Üzüntü ve acınızı tahmin ediyorum. İleride durumumu çok daha iyi anlayacağınız inancındayım. Metin olunuz. Üzüntü ve acılarınızı unutmaya çalışınız. Bütün varlığımla hepinize kucak dolusu selamlar
Sevgiler!
Yazılacak çok şey var; fakat hem mümkün değil, hem de sırası değil...
Candan selamlar… Hüseyin İnan"

Geride bıraktıklarına yazdıkları bu üç mektup, bu üç gencin, sehpada söylediklerinden önceki son sözleri olarak düştü kayıtlara. Savcı eliyle ailelerine teslim edildiğinde bu üç fidan, Karşıyaka'nın üç gülü, Deniz, Yusuf, Hüseyin unutulmazlara karışmıştı.

'71 ÇIKIŞININ YAPICILARI

'68 kuşağının önderleriydiler her üçü de. Dünyada ve Türkiye'de esen gençlik fırtınasının, devrimci gençlik dalgasının öncüleriydiler. Sosyalist hareketin 1971 çıkışının yapıcıları oldular. Gençlik başkaldırışını coğrafyamızda amfilerden, sokaklara, işçi grevlerine; köylü mitinglerinden dağlara taşıyan bir siyasi atılım döneminin sembolleriydiler. Hala da öyledirler.

Deniz Gezmiş… Şubat 1947'de Ankara'nın Ayaş ilçesinde doğdu. Babası Cemil Gezmiş Erzurum Ilıca nüfusuna kayıtlı, ilköğretim müfettişiydi. Annesi Mukaddes Gezmiş ise Erzurum'un Tortum ilçesinde ilkokul öğretmeniydi. Üç erkek kardeşin ortancasıydı Deniz. Öğretmen bir ailenin çocuğu olmasından ötürü ilk ve orta öğrenimini Sivas'ta, liseyi İstanbul'da okudu. Henüz lise öğrencisiyken sol düşüncelerle tanıştı ve o dönemlerden itibaren siyasi eylemlerin içinde yer aldı.

1960'lı yılların ortalarından itibaren gelişen ve sonraları '68 kuşağı olarak adlandırılan politik gençlik hareketi, lise ve üniversite gençliğin önemli bir kısmını hızla siyasileştiriyordu. Deniz Gezmiş de 1965'de, henüz 18 yaşındayken Türkiye İşçi Partisi Üsküdar ilçe başkanlığına üye oldu.

Çin ve Küba devrimlerinin yanı sıra Vietnam devriminin de dünya ölçeğinde önemli sempati topladığı bu dönem gençliğin en dinamik kesimlerini hızla sosyalist fikirlerin etrafında topluyor, emperyalizme karşı özgürlükçü ve dayanışmacı bir damarı besliyordu. Lise çağından itibaren Denizlerin de sosyalist gençliğin içinde yer alması aynı siyasi atmosferin neticesiydi.

1965'den itibaren Deniz, hemen her gösteri ve eylemin bir parçası oluyordu. 31 Ağustos 1966'da Ankara'dan İstanbul'a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik işçilerini, Taksim Anıtı'na çelenk koyup Türk-İş yöneticilerini protesto ettikleri eylemde gözaltına alındı. Bu onun ilk siyasi gözaltısıydı ki, sonraki yıllarda yaşanacak onlarca gözaltının da başlangıcıydı.

7 Kasım 1966'da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girdi. 19 Ocak 1967'de üniversite öğreniminin hemen ilk aylarında Türkiye Milli Talebe Federasyonu'nun binasının yeddi-i emine verilmesi sırasında çıkan olaylarda yeniden gözaltına alındı. 22 Kasım 1967'de öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs mitinginde aşık İhsani ile birlikte ABD bayrağını yaktıkları için yeniden gözaltına alınıp serbest bırakıldı.

Artık üniversite gençliğinin önemli eylemlerinde başı çeken kişilerden biri olmuştu Deniz Gezmiş. Siyasi eylemlerde olduğu kadar, öğrencilerin kimi örgütlerinin kurulmasında da öncülük yapıyordu. 30 Ocak 1968'de Hukuk Fakültesi'ndeki öğrenci arkadaşlarıyla beraber Devrimci Hukukçular Örgütü'nü kurdular.

7 Mart 1968'de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nde konuşma yapan Devlet Bakanı Seyfi Öztürk'ü protesto ettiği için tutuklandı, 2 Mayıs'a kadar tutuklu kaldı. Bu, ilk tutuklanmasıydı.

Yusuf Aslan… 1947 yılında, Yozgat'ın önceleri Çekerek'e, sonradan Aydıncık ilçesine bağlanan Kuşsaray Köyü'nde doğdu. Bir Çerkez köyüdür Kuşsaray. İlk ve orta öğrenimini memleketinde tamamladı. Tutucu, geleneksel eğilimlerin güçlü olduğu bu bölgede büyüdü. 1966 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi'ne girdi. ODTÜ onun bakımından birçok yeniliğin başlangıcı oldu. Devrimci gençlik faaliyetlerine katılmaya başladı. ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübüne üye oldu, onun bağlı bulunduğu, sonradan adı DEV-GENÇ olan Fikir Kulüpleri Federasyonu içinde çalışmaya başladı. Bu dönemden itibaren önce hazırlık okulunda, ardından da mühendislik fakültesinde gelişen eylemlerin, boykotların en ön saflarında yer aldı. ODTÜ'nün öğrenciler tarafından işgal edildiği o ünlü okul işgalin önde gelen örgütçülerinden biri oldu. Devrimci gençlik hareketinin ÖDTÜ ve Ankara faaliyetlerinde Sinan Cemgil, Hüseyin İnan gibi arkadaşlarıyla beraber öne çıkan isimlerden biri haline geldi.

Hüseyin İnan… 1949 yılında Kayseri-Sarız ilçesine bağlı Bozhöyük köyünde doğdu. İlk ve ortaokulunu Pınarbaşı'nda, liseyi Kayseri'de okudu. 1966'da ODTÜ İdari Bilimler Bölümü'ne kayıt oldu. O da Sosyalist Fikir Kulübüne ve onun bağlı bulunduğu Dev Genç'e üye oldu. Bu örgütlerin fikirsel yakınlığının olduğu Türkiye İşçi Partisi'ni üye oldu. Gerek İstanbul ve Ankara gerekse İzmir ve diğer illerdeki antiemperyalist eylemlerde aktif rol aldı. 1966–67 öğretim yılında gerçekleşen ODTÜ Hazırlık boykotunun örgütlenmesine önderlik etti. Bu boykotta Yusuf Aslan da yer almıştı.

1968 yılı politik mücadelenin ve gençliğin eylemlerinin yoğunluğunun en yüksek olduğu yıldı. '68 Hareketi diye dünya çapında yayılan gençlik eylemleri dalgası bu coğrafyada Dev Genç'i oluşturmuş; sonraları coğrafyamızın sosyalist hareketinin önemli önderleri olan Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin yetiştiği politik bir okul haline gelmişti.

Bu dönemde Deniz Gezmiş İstanbul'daki öğrenci eylemlerinin başını çekenlerden biri olurken, Hüseyin, Yusuf ve arkadaşları da Ankara'da, yer yerde İstanbul'daki eylemlerde ön saflarda boy gösteriyorlardı. '68 yılı bu eylemlerin en yoğun olduğu dönemdi.

Deniz Gezmiş, 12 Haziran 1968'de İstanbul Üniversitesi'nin işgal edilmesine önderlik etti. İşgal Konseyi adına İstanbul Üniversitesi Senatosu ile Baltalimanı'nda yapılan görüşmelere katıldı. Öğrenci haklarının kazanılması üzerine işgal eylemini sonlandırdılar.

6. FİLO'NUN DENİZE DÖKÜLMESİ

30 Temmuz 1968'de, 6. Filo'nun İstanbul'a gelişini protesto ettiler. Hüseyin İnan da bu eylemin örgütleyicilerindendi. O gün, 6. filoya bağlı Amerikan askerleri Dolmabahçe Sarayı önünde dövüldü ve denize atıldı. O tarihten bugüne antiemperyalist mücadelenin sembolü olan 6. Filo protestosu sonrasında Deniz Gezmiş tutuklandı ve iki ay tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı.

Aynı dönem TİP içerisinde Sosyalist Devrim-Milli Demokratik Devrim tartışmaları yürütülüyordu. Denizler, İstanbul'da, Hüseyinler ise Ankara'da MDD fikrini savunuyorlar, öğrenci gençlik içerisinde MDD çizgisinin yayılmasına çalışıyorlardı. Aynı günlerde Deniz Gezmiş, '68 Ekiminde bir grup arkadaşıyla birlikte Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB)'ü kurdu. Ardından da 1 Kasım 1968'de DÖB'ün de içinde bulunduğu öğrenci örgütleriyle beraber "Samsun'dan Ankara'ya Mustafa Kemal Yürüyüşü"nü düzenledi.

SİLAHLI MÜCADELE FİKRİ VE FİLİSTİN

1969 yılı da eylemler, gözaltılar ve tutuklamalarla geçti. Özellikle Deniz Gezmiş, belli aralıklarla 2–3 aylık tutuklamalar yaşadı. Önce 16 Mart 1969'daki İstanbul Üniversitesi eylemi nedeniyle tutuklandı. Çıktıktan hemen sonra, bu kez 31 Mayıs 1969'da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencilerinin başlattığı üniversite işgaline önderlik etti. Bu eylemde çıkan çatışmalardan dolayı yaralandı. Haziran 1969'da hakkında gıyabi tutuklama kararı varken, Filistin'e gitti.

Bu dönem DEV-GENÇ içindeki fikirsel farklılıkların iyice belirginleştiği, kimi gruplaşmaların olgunlaşmaya başladığı, farklı eğilimlerin ayrıştığı bir dönemdi. Öncelikle ayrışma, barışçıl mücadele biçimlerinden kopmak şeklinde oldu. Bu dönemin gençlik önderleri ve örgütleri, dar ve gizli bir örgüt etrafında toplanma ve Çin'de, Küba'da, Vietnam'da, Filistin'de olduğu gibi silahlı bir mücadele vermek gerektiği fikrindeydiler. Bu yönde adımlar da atılıyordu. Denizler de bu eğilimde bir siyasi grup oluşturmaya başlamışlardı. Filistin'e gitme kararında bu anlayış etkili olmuştu.

Bu dönem, aynı zamanda devrimci gençlerin eğitim için Filistin kamplarına gidişinin de başlangıcı olmuştu. Orada hem silah eğitimi alıyorlar, hem de Filistin direnişine aktif olarak katılıyordu. Nitekim Deniz'in peşinden Ekim 1969'da Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan da Filistin'e gitti. Orada silah eğitimi dahil bir dizi askeri-teknik eğitim aldılar. Yusuf Aslan burada helikopter ve uçak kullanma eğitimi de aldı. Traktörden uçağa her türlü motorlu aracı ustaca kullanır hale gelmişti.

Deniz Gezmiş, 1 Eylül 1969'da Filistin'den döndü. Bu dönemde, Haziran'daki üniversite işgali yüzünden yine tutuklandı, 25 Kasım'da serbest bırakıldı. Fakat kısa bir süre sonra 20 Aralık'ta yeniden tutuklandı ve yaklaşık bir yıl tutuklu kaldı. Eylül 1970'de tahliye edildi.

Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan ise Ekim 1969'da gittikleri Filistin'den Şubat 1970'de Türkiye'de döndüler. Hüseyin İnan bu dönüşte Diyarbakır-Antep yolu üzerinde yakalandı ve tutuklandı. Diyarbakır'da yargılanması sonucunda Ekim 1970'de tahliye oldu.

SİLAHLI ÖRGÜTÜN ÇEKİRDEĞİ ODTÜ'DE KURULDU

Eylül'de tahliye olan Deniz ve sonrasında tahliye olan Hüseyin ile diğer arkadaşları, bu dönemden sonra öğrenci eylemlerinden uzaklaşmaya başladılar. Aynı dönemde Deniz İstanbul Üniversitesi'nden, Hüseyin de ODTÜ'den atılmıştı. Başını Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan'ın çektiği Ankara grubuyla birlikte gizli bir örgüt kurma, silahlı eylemler yaparak antiemperyalist mücadele verme yolunda hızlı adımlar atmaya başladılar. Bir dönem ODTÜ öğrenci yurdunda kalan Sinan Cemgil, Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan, burada kuracakları silahlı örgütün ilk çekirdeğini oluşturmaya başlamışlardı.

Artık '68 gençlik dalgası, '71 başında yeni bir siyasi atılıma evrilmişti. Bu fikir başka kanallardan da gelişmeye başlamıştı. Latin Amerika'daki devrimci mücadelenin sempatisi, Çin ve Vietnam devrimlerinin etkisi ile '71 başları, Mahirlerin ve İbrahim Kaypakkayaların önderliğinde iki farklı yapının daha gelişimine tanıklık ediyordu. Bu anlayış, TİP'in ılımlı çizgisi ve 50 yıllık TKP pasifliğine tepki olarak da üç grup şahsında gelişiyordu.

THKO'NUN KURULUŞU

Denizlerin başını çektiği grup, Kemalizme dair kimi yanılgılar taşıyordu. 1968 Mustafa Kemal yürüyüşünden yola çıkarak onların Kemalist olduğunu iddia edenler de vardı. Ancak hem bu eylem, hem de yanılgıları Denizlerin Kemalist olduğunu göstermez. Aksine, özü itibariyle Kemalist değillerdi, eylemleriyle Kemalizm'den fiilen uzaktılar, antiemperyalist mücadele anlayışlarıyla onu aşmışlardı. Yüzlerini Latin Amerika'ya dönmüşlerdi. Siyasi ve askeri bakımdan kendilerini geliştiriyorlardı, bu ülkelerin deneyimlerini inceliyorlardı. Bu bakımdan hareketin fikirsel önderi Hüseyin İnan'dı. Diğer arkadaşları da onu bu gözle görüyorlardı. Siyasi bakımdan da Deniz öne çıkıyordu. Böylece gençlik önderleri olarak tanınan Hüseyin İnan, Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Alpaslan Özdoğan, Deniz Gezmiş ve Cihan Alptekin tarafından, 71 yılı başında Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu isimli gizli, silahlı bir örgüt kurulmuş oldu.

Hüseyin, Yusuf ve Deniz'in içinde bulunduğu bu örgüt bir dizi silahlı eylem gerçekleştirdi. İlk olarak 29 Aralık 1970'de Dev Genç üyelerinden İlker Mansuroğlu'nun öldürülmesi üzerine Kavaklıdere Polis Karakolu'nu kurşunlama eylemi yaptılar. Ardından da 11 Ocak 1971'de Türkiye İş Bankası Ankara Emek Şubesi soygununu örgüt adına yaptılar. Bu eylemlerden sonra Ankara Balgat'taki Tuslog Tesisleri'nden 4 Amerikalı eri rehin aldılar ve 4 Mart 1971'deki bu eylemde bir bildiri yayınlayarak örgütlerini ve amaçlarını kamuoyuna duyurdular. Rehin alınan Amerikan askerlerini daha sonra serbest bıraktılar.

Bu siyasi gelişmeler karşısında devletin refleksi darbe yapmak oldu. Kendi deyimleriyle bol gelen demokrasi elbisesini daralttılar. 1971 12 Martında, ordu darbe yaparak yönetime el koydu. Bu dönem o pek bilindik sıkıyönetim uygulamalarının, kovuşturmaların, işkencelerin gemini azıya aldığı dönemdi. İlk hedefi de yeni kurulan bu gizli örgütler ve gençlik önderleri oldu. 12 Mart darbesinin hemen öngününde kurulan THKO örgütü, darbeden sonra da faaliyetini sürdürüyordu.

KIRLARA ÇEKİLMEK

Deniz ve Yusuf, Amerikalı erlerin serbest bırakılmasından sonra, Sivas'a yönelmişlerdi. Maksatları, daha önce de tasarladıkları üzere kırlara çekilmekti. Daha önceden, dağa gönderdikleri Sinan Cemgil'e ve diğer arkadaşlarına katılmak için Nurhak bölgesine geçeceklerdi.

Denizlerin resimleri gazete sayfalarında ve duvar ilanlarında, kocaman puntolarla yazılmış "aranıyor" ibarelerinin altında sergileniyordu. Bu koşullarda yolculuk yaparlarken, Sivas Şarkışla'da Yusuf'un kullandığı motor bozuldu. Tamir ettirmek için uğraşırlarken, ihbar edildiler ve polislerin gelmesi üzerine çatışmaya girdiler. Yusuf ile Deniz çatışmada birbirlerini kaybettiler. Yusuf kısa zaman içinde yaralandı ve polislere yakalandı. Deniz ise o ilk çatışmadan kurtulmayı başarmıştı. Ama o bölgeden çıkamadı. Her yana pusu kurulmuş, etraf kuşatılmıştı. Adeta kuş uçurtulmuyordu. Çok sürmedi, 16 Mart 1971 Salı günü Gemerek'te yakalandı. Yusuf ile birlikte Kayseri'ye götürüldü, oradan da Ankara'ya…

Hüseyin İnan ise farklı bir güzergah izliyordu. Yanında arkadaşlarından Mehmet Nakipoğlu ile birlikte 23 Mart 1971 günü Kayseri Pınarbaşı ilçesinde pusuya düşürüldü ve yakalandı. Böylece 1971 atılımının üç önemli örgütlerinden birinin önderleri yakalanmış oldu. Kısa bir süre sonra, Mayıs sonunda Sinan Cemgil ve arkadaşlarının bulunduğu gerilla grubunun Nurhak'taki çatışmada öldürülmesi ile de bazı önderlerini kaybetmiş oldular.

Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan'ın da aralarında bulunduğu THKO–1 davası 16 Temmuz 1971'de Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi'nde görülmeye başlandı. Altındağ Veteriner Okulu binasında görülen duruşmalarda mahkeme başkanlığını tuğgeneral Ali Elverdi yaparken, savcılık koltuğunda ise Baki Tuğ bulunuyordu.

Denizler mahkeme boyunca fikirlerini açıkça savundular, eylemlerini ne için yaptıklarını açıkladılar. Bu yargılamalardaki tutumları sebebiyle de halktan büyük sempati topladılar. Hızlı bir yargılamanın ardından 9 Ekim 1971'de üçü hakkında idam kararı verildi. Bu kararı da büyük bir metanetle karşıladılar. Bunların olacağını daha baştan biliyorlardı ve bile bile bu yola girmişlerdi.

Mahkeme kararına itirazlar da edildi. Büyük bir kamuoyu baskısı oluşturuldu. İdam cezasının iptal edilmesi ya da senatoda onaylanmaması için protestolar yapıldı. İki tane yolcu uçağı Bulgaristan'a kaçırılmış, yolculara karşılık Denizlerin serbest bırakılması istenmişti ama başarılı olamadı. Keza Mahir Çayan ve arkadaşlarının da yer aldığı, Denizlerin yoldaşlarının da katıldığı ortak eylem yapılmış, NATO üssünden Amerikan askerleri kaçırılmıştı. Askerlerle Denizleri takas etmek istiyorlardı. 31 Mart 1972'de Kızıldere'de Mahirler kuşatılmıştı. Burada çıkan çatışmada Mahir Çayan dahil 10 genç öldürülmüş, Denizleri kurtarma girişimlerinden biri daha bitmişti.

Aileler, ilerici çevreler aydınlar senato üzerinde de baskı kurmaya başlamıştı. İdam karanının mecliste kabul edilmemesi, infaza onay verilmemesi için çalışılıyordu. Öte yandan da hukuki yollarda mücadele sürdürülüyordu. Fakat bütün bu girişimler bir noktada durduruluyordu. İdam kararının uygulanması konusunda kesin kararlı olan bu odak, hukuki ve meşru bütün girişimleri engelliyor, bir an önce infazın gerçekleşmesi için baskı oluşturuyorlardı.

En sonunda Nihat Erim başbakanlığındaki hükümetin yoğun çabasıyla infaz kararları TBMM komisyonlarında ve Genel kurulda onaylandı. 3 Mayıs 1972 günü Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay da imzaladı. 5 Mayıs 1972 tarihli resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi.

Devletin acelesi vardı. Karar yayınlanır yayınlanmaz, apar topar infaz işlemi başlatıldı. 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gece Ankara Merkez Kapalı Cezaevi avlusunda darağacı kuruldu. Ailelerine dahi haber verilmedi. Avukatları da habersizdi. Gece uykularından uyandırılmış, ne oldu demeye kalmadan darağacı gölgesinde, müvekkillerinin yanında soluğu aldırmışlardı.

SON BAKIŞLAR

Deniz, Yusuf, Hüseyin… Üçü de ayrı ayrı odalarda tutuluyorlardı. Son istekleri sorulduğunda birbirlerini görmeyi dilediler. Görüştürüldüler de. Birazdan yumulacak gözlerle birbirlerine son kez baktılar. Tutkulu yoldaştı üçü de. O tutkuyla sarıldılar, sarıldılar… Birazdan tarihi sarsacaklardı, sesleri berrak, bakışları aydınlıktı. Son görevi cellada bırakmayacaktı hiçbiri, öyle sözleşmişlerdi; iskemleyi kendileri tekmeleyeceklerdi.

EYLEME GİDER GİBİ...

Sonra hiç kopmayan eller ve bakışlar ayrıldı, ayrı odalara çekildiler yine. Yan yana gömülmeyi istemişlerdi bir daha. Adettendir diye gelse de imamı ve duasını istemediler. Ağıtsız bir gecede eyleme gider gibi hazırlandılar. Sanki her zaman ki eylemlerden birine gidiyorlardı. Birazdan ilk slogan patlayacak, eylem başlayacaktı sanki.

Gün 6 Mayıs'a devrilmişti. Saatler 01.20'yi gösteriyordu. Gündüz olmaya çok vardı daha. Elleri arkasından bağlı olduğu halde, önce Deniz vardı darağacının dibine. Kendi başına çıktı iskemleye. Yağlı ilmek geçirilirken boğazına, açık ve gür sesiyle haykırdı son sözlerini;

"Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm Leninizmin yüce ideolojisi! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi! Kahrolsun emperyalizm! Yaşasın işçiler, köylüler! Kahrolsun emperyalizm!"

Ardından, üzerinde durduğu tabureyi tekmeledi. Dal bedeni hep 25 yaşında kaldı.

Saat 02.20'ye geldiğinde Deniz darağacından indirilmiş, şimdi Yusuf için hazırlık yapılıyordu. Yusuf, Deniz'in haykırdığı sözleri duymuş, arkadaşı adına gururlanmıştı. Şimdi sıra ondaydı. İpin altında son sözlerini sıraladı:

"Ben halkımın bağımsızlığı için bir defa ve şerefle ölüyorum. Fakat bizi asan sizler, şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz! Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerikanın hizmetindesiniz. Yaşasın devrimciler! Kahrolsun Faşizm!"

Söz bitti, sıra son eyleme geldi. Yusuf da celladına iş bırakmadı. İskemleyi kendi tekmeledi.

Saat 03.00'da Hüseyin İnan ipin altında duruyordu. İki yoldaşının ardından o da son sözlerinde yine düşüncelerini savundu:

"Ben hiçbir şahsi çıkar gözetmeden, halkın mutluluğu için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım, bundan sonrada bu bayrağı Türkiye halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler ve köylüler, kahrolsun Faşizm!"

Cenazeleri görkemli şekilde uğurlandı. Mezarları da vasiyetleri gereği Ankara Karşıyaka mezarlığında arkadaşları Taylan Özgür'ün mezarının yanında. Ama onları idam edenler, yine de tam yan yana düşmesinler diye, araya birer mezarlık boşluk koydurtmuş. Ancak ne çare, onlar tarihin koynunda, ezilenlerin yüreğinde yine omuz omuza, kol kola.

1972 yılının Mayıs ayının altıncı gününün ilk saatlerinde, hayatlarının baharında idam edildiler. '72 yazında, ömürlerini gelecek baharların tohumu yaptılar. Hızlı yaşadılar, kabına sığmaz bir coşku ve heyecanla atıldılar mücadeleye; daha önce yürümemiş topraklarda patikalar oluşturdular ki peşlerinden yolları genişletilsin.

Onlar aynı zamanda enternasyonal gençlik önderleriydiler. Che'nin ayak izlerini takip ettiler. Yanı başlarında bir halk çağırdı, kalkıp Filistin'e gittiler, halkların kardeşliğini savundular. Amfilerden köylü mitinglerine, işçi grevlerinden dağ başlarına uzanan mücadelenin kardelenleri, bahar müjdecileri oldular.

Şimdi onların izinden yürüyen yeni kuşaklar var. 42 yılın ardından onlar hala bu coğrafyanın, mücadelenin sembolü olmayı sürdürüyorlar. Yeni yetişen kuşaklar binler olup mezarları başında anıları ve idealleri için sıkılı yumruklarını kaldırıyorlar ve sözler veriyorlarsa onlar hala yaşıyor ve yaşatılıyorlar demektir.