ANASAYFA GÜNCEL DÜNYA POLİTİKA EMEK EKONOMİ YAŞAM GENÇLİK KADIN KÜLTÜR-SANAT ETHA ÖZEL ROPORTAJ ÇEVİRİ Et-TV Et-GALERİ ara

Bir kıvılcım yetti

2011'e dünya penceresinden baktığımızda, bütün bir yıla yayılmış iki temel olay; Arap Baharı ve özellikle Avrupa Birliği'ni etkileyen ekonomik kriz öne çıktı. Tunus'ta çakılan bir kıvılcımın nasıl ayaklanmalar zinciri yarattığını tüm dünya halkları izledi ve öğrendi. Emperyalist kapitalist sistem ise krizden çıkmak bir yana, daha bir batağa sürüklendi, Avrupa Birliği devam edip etmeme sınırına kadar geldi.

Etkin Haber Ajansı / 26 Aralık 2011 Pazartesi, 09:46


İSTANBUL (Fuat Uygur)- 17 Aralık 2010 tarihinde Tunus'un küçük bir kenti olan Sidi Bouzid'de Muhammed Bouazizi adlı bir genç bedenini ateşe verdi. Bu eylemin arkasında, 'basit' bir neden, zabıtanın seyyar tezgahına el koyması ve kendisine hakaret etmesi vardı. Ancak bu 'basit' neden, işin sadece görünen yüzü.

Bouazizi, Tunus, Kuzey Afrika ve Arap coğrafyasında on yıllarca diktatörlükler altında her türlü özgürlüklerden yoksun, işsizlik, yoksulluk ve yolsuzluk girdabında inleyen Arap halklarının ve özellikle de gençliğinin isyan kıvılcımını yakmıştı. Bouazizi, üzerine döktüğü benzini tutuştururken, bir anda tarihin önemli öznelerinden biri oldu, neredeyse 2011 yılının temel gelişmelerinin önünü açtı. Arap Baharı'nın yolculuğu böyle başladı.

Muhammed Bouazizi'nin bedenini ateşe vermesinin hemen ertesinde Bouzid kentinde başlayan öfke patlaması, bir anda tüm ülkeye yayıldı. Hastanede yaşam mücadelesini kaybeden Bouazizi sadece bir kıvılcımdı, çünkü diktatörlük koşullarında inleyen Tunus'ta halk yoksulluk ve işsizlik altındaydı. Resmi verilere göre 10 milyonluk ülkede 500 bin işsiz vardı. Gençler, işsizlikten en fazla etkilenen kesimi oluşturuyordu. Son 5 yıl içinde üniversite mezunlarının sayısı 40 bin ile 80 bin arasında artmıştı. İsyanın ilk patlak verdiği Sidi Bouzid'de üç ya da dört üniversite mezunundan biri işsiz. Üniversite mezunu erkeklerde yüzde 25'i bulan işsizlik oranı, üniversite mezunu kadınlarda yüzde 44'e çıkıyordu. Ve son on yıldır uygulanan neoliberal ekonomik politikalar, daha da yoksullaşan halkın toplumsal öfkesinin niçin bu kadar hızla yayıldığını anlatıyor.

Tam da böyle olduğu için ülkeyi 23 yıl tek başına yöneten Zeynel Abidin Bin Ali diktatörlüğü, 14 Ocak'ta, bir ay gibi kısa bir sürede yıkıldı. Bin Ali ve ailesi Suudi Arabistan'a kaçtı.

Tunus'ta diktatörlüğün devrilmesi, benzer ekonomik ve siyasal baskı altındaki Arap halklarını da ayaklandırdı. 25 Ocak'ta Mısır'da başkent Kahire'de Tahrir Meydanı'nı dolduran milyonlar, 18 gün sonra 30 yıllık Hüsnü Mübarek rejimini devirdi. Arap coğrafyasının siyasal ve ekonomik merkezlerinden Mısır'da diktatörlüğün bu kadar hızlı bir şekilde düşmesi, halkların umutlarını ve sokağa çıkma isteklerini artırırken, gerici diktatörlükleri ve bu diktatörleri ayakta tutan emperyalistleri de telaşlandırdı. Mısır'da iktidarı askeri konsey devraldı.

Yemen'deki halk isyanında halk, diktatör Ali Abdullah Salih'in iktidarı bırakması için aylar süren eylemler gerçekleştirdi. 21 Şubat'ta başlayan isyan, 33 yıllık diktatör Salih'in bombalı saldırıda yaralanıp Arabistan'a kaçmasıyla sonuçlandı. Şubat 2012'de seçim yapılması gündemde.

Bahreyn'de ise özellikle Tahrir Meydanı benzeri eylemler başlatan ülkedeki yüzde 70 çoğunluk olan Şiiler, 200 yılı aşkın süredir iktidarda bulunan Sünni hanedana karşı demokrasi talepli eylemler için İnci Meydanı'nı merkez seçti. Mart ayında Suudi gericiliği bu küçük körfez ülkesine asker göndererek, halk isyanının bastırılmasında rol oynadı.

Mısır'daki halk isyanının zaferle sonuçlanmasının hemen ardından Libya'da da 42 yıllık Muammer Kaddafi diktatörlüğüne karşı isyan başladı. Ancak aşiretlerle bölünmüş ülkede isyanın yönünü, emperyalistler belirledi. Sırtını emperyalistlere dayayan ülkenin ikinci büyük kenti Bingazi'deki muhalefet, 19 Mart'ta başlayan NATO bombardımanı ile desteklenmesine rağmen, ancak Ağustos'un sonunda başkent Trablus'a girebildi. 20 Ekim günü ABD ve Fransa tarafından yakalanan Kaddafi, yerel işbirlikçilere teslim edildi. Kaddafi, bu güçler tarafından linç edilerek öldürüldü.

Libya'da olduğu gibi 15 Şubat'ta kitlesel halk hareketiyle başlayan Suriye'deki isyan, Beşar Esad rejiminin kanlı saldırılarıyla yanıtlandı. Demokrasi isteyen ülkedeki iç dinamikler etki gücünü yitirirken, Esad rejimini yıkmak için yerini ağırlıklı olarak emperyalistlerin desteklediği işbirlikçiler aldı. Oluşturulan Suriye Ulusal Konseyi ve askeri aparatı Özgür Suriye Ordusu, Türkiye tarafından himaye edildi. Arap Birliği ve Türkiye, ABD'nin istekleri doğrultusunda Suriye'ye karşı yaptırım kararları aldı.

Halkın sokaklara döküldüğü Ürdün'de sosyal ve ekonomik reform kararlarının alınması, Fas'ta anayasal reform sözü verilmesi, Arap devrimlerinin coğrafyadaki etkilerinin yansımaları olarak kayda değer.

Devrim yapma yeteneği ve bilincini kuşanan Arap halkları, aynı zamanda devrimlerine sahip çıkarak da örnek teşkil ediyor. Tunus'ta halk diktatörlük kalıntısı hükümetleri art arda devirirken, Mısırlılar ise vaatleri karşılamayan askeri konseye karşı yeniden Tahrir'e çıktı. Mısır halkı, sivil yönetim altında seçimlere gitmeyi kabul etmeyerek seçimleri yüzde 48 oranında boykot etti. Yemen halkı diktatör Salih'in gitmesiyle yetinmedi, yargılanması için de eylemlerini sürdürüyor. On binlerce Yemenli, bunun için başkent Sana'ya yürüyor.

İSYAN KITALAR AŞTI

Arap devrimlerinden ve isyanlarından esinlenen Avrupa'da gösteriler 15 Mayıs günü başladı. İspanya'da 50'den fazla şehirde on binlerce insan sokaklara döküldü. 18 Mayıs'ta pek çok şehir meydanında kamplar kuruldu. Eylemciler gece gündüz bu kamplarda kalmaya başladı.

İspanya hükümeti seçimleri gerekçe göstererek kampların kaldırılmasını istedi, aksi taktirde zor kullanacağı tehdidinde bulundu. Tehdit işe yaramadı, on binlerce kişi kamplarda kalmaya devam etti.

İlhamını Arap isyanlarından alan hareket, kısa sürede Yunanistan başta olmak üzere diğer ülkelere de yayıldı. Meydanlara inenlerin çoğu daha önce politik bir eyleme katılmamıştı. İsrail'de halk, sosyal adalet talebiyle son 40 yılın en kitlesel eylemlerini gerçekleştirdi.

İspanya, Yunanistan, İtalya, Portekiz ve diğer Avrupa ülkelerinden sonra isyan sırası ABD'ye geçti ve sosyal adalet ve eşit gelir dağılımı isteyen on binler işgal eylemlerine başladı. ABD'nin finans merkezi New York'ta küresel dev finans şirketlerinin bulunduğu Wall Street'in yanındaki Zaccuti Park'ta "Wall Street'i İşgal Et" hareketini başlatanlar, ABD'nin sol, ilerici ve sosyalistlere karşı vahşi saldırısına rağmen kapitalizmi hedef aldı. İşgaller kısa sürede ülke geneline yayıldı ve finans devi şirketlerin ortak olduğu limanlar işgal edilmeye başlandı.

Ve "Wall Street'i İşgal Et" hareketinin ardından milyonlar tüm dünyada 15O noktada, 15 Ekim hareketiyle kapitalist metropollerde eşzamanlı olarak eyleme geçti. Çoğunlukla gençlerden oluşuyordu kalabalıklar. Buna rağmen meydanlarda her yaştan kadın ve erkeği görmek mümkündü. "İşsizliğin suçlusu biz değiliz. Genç nüfusun yüzde 44'ü işsizse bunun sorumlusu biz değiliz. İşsizlik bütün Avrupa'da artıyor, ekonomik sistemleri artık çöküyor" diyen eylemciler, artık yeni bir devrim döneminin başladığını bilmeyerek de olsa ifade ediyorlardı.

"Biz köle değiliz. Basın bizden 'eğitimden hoşlanmayan aylaklar' olarak bahsediyor. Oysa çalışmak istiyoruz, ama iş bulamıyoruz. Gelecekten korkuyoruz artık" diyordu eylemciler.

İşte, o gelecek korkusu yaşayanlardan biri olan Muhammed Bouazizi'nin bedenini ateşe vererek çaktığı kıvılcım, onlarca yıllık diktatörlükleri yıkmaya, devrimin etkisinin tüm dünyayı sarmasına yetti. Ekmek ve özgürlüğün zaferi için bir kıvılcım yetti.

2011'in akıllarda kalan bir diğer isyanı ise Londra'da göçmenlerin ayaklanması oldu. Ağustos ayında İngiltere'nin başkenti Londra'da siyahi bir göçmenin polis tarafından öldürülmesi, göçmenleri ayağa kaldırdı. Yoksulluk ve ayrımcılığa karşı başlayan ve günlerce süren isyan, 7 kente yayıldı; karakollar, araçlar, mağazalar ateşe verildi. Eylemler nedeniyle yüzlerce kişi tutuklandı.

DEVRİM ÖĞRETİYOR

Tüm bunların ışığında Arap devrimleri, emperyalist kapitalist sistemin çelişkilerinin bölgede tüm şiddetiyle yaşanması üzerine patlak vermişti. İsyanlar şu veya bu hükümeti, siyasetçiyi değil, yasayı ya da uygulamayı değil; doğrudan rejimleri hedef alıyordu. Bu kapsamda ilk etapta Tunus ve Mısır'da kazanımla sonuçlanan halk hareketleri ve demokratik talepli kitle mücadeleleri bölgede devrimci bir süreci açığa çıkardı. İsyanlar, sonuçları her ne olursa olsun yaşandığı ülkelerde işçi sınıfı ve ezilenler için büyük bir mücadele okulu oldu, buralarda kapitalizme ve siyasal gericiliğe karşı mücadelede önemli mevziler kazandırdı. İsyan süreci, ABD merkezli Büyük Ortadoğu Projesine büyük darbe indirdi.

Halk meclisleri, bu isyanlarda en belirgin örgütsel araçlar olarak var olmuş, etkince kullanılmıştır. İsyanın örgütlenmesinde ve devam ettirilmesinde sosyal medya araçlarının etkin kullanımı, devrimci mücadelede yeni araç ve biçimlerin önünü açması açısından önemli veriler sunuyor. Tunus ve Mısır örneğinde daha belirgin olmak üzere işçi sınıfı, devrimin örgütlenmesinde ve sürüklenmesinde oynadığı rolle, siyasal önderlik gücünü bir kez daha gösterdi. Keza gençliğin isyandaki ateşleyici gücü de kitlesel bir şekilde kanıtlandı. Kadınlar, İslami gericiliğin tarihsel, toplumsal ve kültürel hegemonyasını taşıyan bu ülkelerde kitlesel bir biçimde isyanlara katıldı, kadın kitle önderleri açığa çıktı. Kapitalizmin görece geri geliştiği ülkeler olmasına rağmen Arap devriminin yaşandığı ülkelerde kentlerin belirleyici olması da önemli bir veri sunuyor. İsyanların bölgesel niteliği, hemen Akdeniz'in öbür yakasına sıçraması, devrimci hareketin isyanlara bölgesel nitelikte müdahalesinin gerekliliğine işaret ediyor.

Emperyalist güçler ve işbirlikçi rejimler, işçi sınıfı ve emekçilerin değişim seli karşısında tutunamadı ve geri adım attı. Ancak süreci lehlerine çevirme hamlelerine de hızla girişti. Mısır'da askeri rejimin işbaşına getirilmesi, Bahreyn'e doğrudan askeri müdahale, Libya'ya NATO saldırıları ve son olarak Suriye üzerinde oynanan oyunlar bu duruma örnek. İsyanların açığa çıkardığı en önemli sonuçlardan biri de siyasal İslamın birkaç yıl önce başlayan gerilemesinin açıkça gözler önüne serilmesi oldu. Mısır başta olmak üzere siyasal İslamın (Müslüman Kardeşler) evcilleştirilmiş versiyonları açık veya dolaylı olarak emperyalistler tarafından 'seçenek' olarak kabul gördüler. Nitekim devrimin başlangıcında ve sonrasında Müslüman Kardeşler'in tutumu, siyasal İslamın güdük antiemperyalist karakterini gözler önüne seriyor. Suriye Müslüman Kardeşler'inin emperyalistlerle işbirliği içine girmesi ise daha çarpıcı bir tabloyu gösteriyor.

İsyanların önderliksiz ve kendiliğinden karakterleri ise her devrimin temel sorunu olan iktidar sorununu çözmede büyük zafiyet yarattı.

AVRUPA BİRLİĞİ KRİZDE

2011'e bakıldığında, Avrupa ve emperyalist sermaye tekelleri için fırtına tersten esti. ABD borç krizi ile yatıp kalkarken, Avrupa Birliği aynı kriz nedeniyle neredeyse dağılma sınırına geldi. İrlanda, Yunanistan, Portekiz, İspanya'yı kuşatan borç krizinin İtalya'yı da sarıp sarmalaması, AB'yi yeni arayışlara itti. Özellikle yılın son çeyreği, AB patronlarının krizle birlikte paniğe kapıldıklarını daha açık bir şekilde gösterdi. 'Demokrasinin beşiği' diye sunulan Avrupa'da, İtalya ve Yunanistan'da hükümetler istifa etti, yerine teknokrat hükümetler atandı. Krizin sonucunda, Almanya ve Fransa öncülüğünde, Avrupa Birliği'nin yeniden yapılandırılması gündemde.

Avrupa Komisyonu, Ekim ayında yaptığı açıklamayla, Euro Bölgesi'nin gelecek yıl büyüme tahminini yüzde 1,8'den yüzde 0,5'e çekti.

Avrupa'nın durgunluk dönemine girdiğini söyleyen AB'nin Ekonomi ve Parasal İşlerden Sorumlu üyesi Olli Rehn, "Maalesef şu anda Avrupa'nın genel ekonomik yapısı iç karartıcı. AB'deki büyüme, şu anda durgunluk dönemine girdi. Kararlı adımlar atmadıkça, birlik resesyonun yeni bir aşamasıyla karşı karşıya kalabilir. Bu tahmin, aslında son uyanış çağrısıdır. Avrupa'da büyüme durdu ve yeni resesyon riski var" dedi.

Bu uyarıyla, Avrupa'da çift dipli resesyon ihtimali ilk kez kabul edilmiş oldu, durumun küresel ekonomiyi sert bir şekilde sarsabileceği belirtildi. Hatta Avrupa Komisyonu, "Derin ve sürekli resesyonun devam eden pazar dalgalanması ile tamamlandığı", ülkelerin kamu kesintileri ve paketler uygulayıp ya da uygulayacağı üzerine belirsizliği aşmaları konusunda da uyardı.

Aslında bu bir uyarıdan çok, AB ve Euro Bölgesi'nin iki motor gücü Almanya ve Fransa'ya hegemonya alanlarını genişletmeleri için fırsat yarattı. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve Almanya Başbakanı Angela Merkel, Avrupa Birliği'ni yeniden yapılandırmak için hemen harekete geçti. Merkel ve Sarkozy'nin dayattığı şartlar, birlik üyesi ülkelerin büyük ekonomilere daha fazla tabi olmasından başka bir şey değildir. Buna göre Avrupa Adalet Divanı, Euro Bölgesi ülkelerinin bütçe disiplinine uyup uymadıklarını kontrol edebilecek. Bunun anlamı, 'büyük balık küçük balığı ağzında gezdirecek'tir. "Yunanistan'a yönelik gönüllülük esasına dayalı borç indirimi tek seferlikti" denilen Sarkozy-Merkel anlaşmasında, iflas eden küçük ekonomilerin gözden çıkarılabileceği mesajı verildi. Birliğin "birimiz hepimiz, hepimiz birimiz" için olmadığı görüldü. Böylece Paris ve Berlin, AB'yi dağıtma şantajında bulunarak Brüksel'i ayakta tuttu. Merkel ve Sarkozy, "Paris ve Berlin arasında uyumsuzluk, Euro Bölgesi'nin parçalanması riskini yaratır" diyerek, AB'de kimin lider olduğunu da teyit ettirdiler.

İNGİLTERE DIŞARIDA KALDI

Euro Bölgesi'ndeki 17 ülke ve Euro Bölgesi dışındaki 9 AB ülkesi Merkel-Sarkozy dayatmalarını şu veya bu düzeyde kabul etti. İngiltere, "Yeni AB sözleşmesi ulusal çıkarlarıma uymaz" diyerek, AB sözleşmesinin aslında ulusal sermayeler arasında bir rekabet aracı olduğunu da teyit etmiş oldu bir kez daha.

Kısa vadede bakıldığında, Merkel ve Sarkozy istediklerini almış gözüküyorlar. Onlar, "Gerekirse 17 ülkeyle" yollarına devam etmeye de razıydı. İngiltere, kriz öncesi dönemde İtalya, İspanya, Polonya gibi AB ülkelerini arkalayarak, Birlik içerisinde daha fazla söz söyleyebiliyordu. Şimdi, kendisi dışında herkes "yeni" AB'nin şartlarını kabul ederken, İngiltere bir nevi "üvey evlat" konumuna düştü. İngiltere ile "yeni" AB'nin birlikte daha ne kadar yol alacağını, "yeni" AB'nin geleceği belirleyecek. Çok uzun olmayan vadede kriz buradan çıkacak gibi gözüküyor.

DEVRİM KORKUSU

Yunanistan ve İtalya örneklerinde olduğu gibi atanan teknokrat hükümetler, ekonomik krizi Merkel-Sarkozy direktifleri doğrultusunda yönetebilirler, ancak bu durumun ortaya çıkaracağı siyasal-toplumsal patlamaları yönetmeleri ne kadar mümkün, işte orası belirsiz. Çünkü kronikleşmiş krizde, 'iyileşme' bir yana derinleşme artıyor ve toplumsal hareketler de daha güçlü mayalanıyor. Yılın başında, şubat ayında Yunanistan'da başlayan grev dalgası, yıl sonuna gelindiğinde İtalya'dan İngiltere'ye, Portekiz'den İspanya'ya, Fransa'dan Belçika'ya neredeyse tüm Avrupa'ya yayıldı.

Sarkozy, "Euro ortadan kalkarsa Avrupa'dan geriye ne kalır? Hiçbir şey" diyerek, tüm korkusunu dışa vuruyordu. Onun "Avrupa" dediği, "Avrupa sermayesi." Kurtarmak istedikleri şey bu.

İngiliz AB Milletvekili Nigal Farage, "Çok kötü durumdayız. Bunun daha beter olacağını düşünüyorum. Barroso'ya yalvarıyorum, lütfen Yunanistan'ı ekonomik darboğazdan çıkartın, aksi taktirde devrim olacak" diyerek, AB sermayesinin korkusunu çok yalın bir şekilde dile getiriyordu.

LATİN AMERİKA CELAC'DA BİRLEŞTİ

Tam da bu süreçte, Venezuela'da 2-3 Aralık tarihlerinde gerçekleştirilen zirveyle, uluslararası arenada Latin Amerika ve Karayip ülkelerinin temsilcisi olma misyonu biçilen Comunidad de Estados Latinoamericanos Caribenos (CELAC)'ın kuruluş bildirgesi dünya kamuoyuna deklare edildi. ABD ve Kanada'ya yer vermeyen topluluk, "Kardeşlerin ABD'siz buluşması" olarak adlandırıldı. Birlik, emperyalist dayatmalara karşı bağımsız ekonomiler yaratma arayışlarının da bir örneği olarak 2011'de öne çıktı.

DÜNYANIN HAVASI 2020'YE KALDI

2011, insanlığın ortak yaşamı çevre için de iyi geçmedi. Güney Afrika'nın Durban kentinde düzenlenen iklim zirvesinden sonuç çıkmazken, Japonya'daki deprem ve nükleer sızıntı, emperyalist kapitalist sistemin kar hırsının insanlığı nasıl yok olmaya doğru sürüklediğini gösterdi.

Durban kentinde düzenlenen ve hükümetler, uluslararası emperyalist kuruluşlar ile şirket temsilcilerinin katıldığı BM İklim Değişikliği Zirvesi, iklim sorunlarını 2020'ye erteledi. 194 ülkenin katıldığı iklim zirvesi, tüm ülkelerin dahil olduğu hukuki bağlayıcılığı olan bir küresel anlaşma yapamadan sona erdi.

Konferansta, küresel ısınmayla "mücadele" için tüm ülkeleri kapsayan ve 2020'de yürürlüğe girmesi amaçlanan bir anlaşmanın 2015'e kadar tamamlanması kararlaştırıldı. Anlaşmaya göre, sera etkisi yaratan gazların salınımının azaltılmasıyla ilgili ülkelerin verdiği taahhütlerin, küresel ısınmayı iki derecenin altında tutmak için yetersiz olduğu belirtiliyor. Atmosfere en çok karbondioksit salınımı yapan ABD ve Çin, anlaşmayı engelleyen ülkelerin başında geliyor.

JAPONYA İÇİN FELAKET, TÜRKİYE İÇİN 'HAYAL'

Dünya, 11 Mart'ta Japonya'dan gelen üzücü haberle uyandı. Ülkenin kuzeydoğusundaki Miyagi bölgesinde 8.9 şiddetinde meydana gelen depremde ve ardından oluşan tsunamide binlerce kişi yaşamını yitirdi. Depremin etkisiyle Fukushima nükleer santralinde sızıntı meydana geldi. Haftalarca kontrol edilemeyen sızıntı sonucu normalin 1000 katı radyoaktif kirlilik meydana geldi. Radyoaktif bulutlar dünyanın pek çok bölgesine yayıldı.

Fukushima nükleer faciasının ardından pek çok Avrupa ülkesi nükleer enerji santrallerini kapatma kararı aldı. Türkiye ise bu kararında ısrar ediyor. Türkiye'nin, Fukushima nükleer santralini kuran şirketle Sinop'ta santral kurmak için anlaştığı ortaya çıktı. Depremden birkaç ay önce Fukushima nükleer santralini gezen Enerji Bakanı Taner Yıldız, "Türkiye'de olmasını hayal ettim ve heyecanlandım. Türkiye'ye böyle bir santral kazandırmalıyız" demişti. Deprem sonrası tepkiler üzerine askıya alınan Türkiye-Japonya nükleer görüşmeleri, Kasım ayında yeniden başlatıldı.

DEVRİMCİ LİDERLER KATLEDİLDİ

2011, dünyada, iki devrimci önderin katledilmesiyle de anılacak. Kolombiya'da FARC lideri Alfonso Cano ve Hindistan'da HKP-Maoist liderlerinden Mallojula Koteswara Rao, işbirlikçi rejimler tarafından katledildi.

Asıl ismi Guillermo León Sáenz olan Alfonso Cano, FARC'ın kurucusu ve efsanevi lideri Manuel Marulanda'nın, Mart 2008'de kalp krizi sonucu hayatını kaybetmesinin ardından örgütün liderliğine getirilmişti. 1964'te kurulan örgütün 2008'den bu yana liderliğini yapan 63 yaşındaki Cano, Marulanda'nın ölümünden sonra yaklaşık 8 bin üyesi bulunan ve ülkenin yüzde 40'ını kontrol altında tutan FARC'ı yeniden örgütlemişti. Marulanda'nın yanı sıra örgütün önde gelen isimlerinden Raul Reyes ve Ivan Rios 2008'de, "Mono Jojoy" kod adlı askeri lider Jorge Briceno da, Kolombiya ordusu tarafından 2010'da katledilmişti.

Hindistan'da ülkenin bir kısmını kontrolü altında tutan Hindistan Komünist Partisi (Maoist)'in askeri lideri Kishenji kod adlı Koteswara Rao, Hindistan ordusunun saldırısı sonucu 24 Kasım tarihinde sağ yakalandıktan sonra katledildi. 57 yaşındaki Rao, 40 yılı aşkın devrimci mücadele içinde yer alıyordu.