ANASAYFA GÜNCEL DÜNYA POLİTİKA EMEK EKONOMİ YAŞAM GENÇLİK KADIN KÜLTÜR-SANAT ETHA ÖZEL ROPORTAJ ÇEVİRİ Et-TV Et-GALERİ ara

2011: Kürt sorununda McCarthy dönemi

Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasının “bir numaralı” sorunu olan Kürt sorunu ekseninde yaşanan gelişmeler, geride bıraktığımız 2011 yılına da damgasını vurdu. Sınır içi ve ötesinde yapılan askeri operasyonlar; ırkçı-şoven linç gösterileri; 'KCK' adı altında sürdürülen tutuklamalar; PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüşmeler, MİT üzerinden sürdürülen devlet-PKK görüşmeleri; İmralı'da ağırlaştırılan tecrit...

Etkin Haber Ajansı / 25 Aralık 2011 Pazar, 11:57

İSTANBUL (Sıtkı Güngör)- Başbakan Erdoğan, 27 Aralık 2010'da TBMM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada, "Biz kimseye bu ülke üzerinde ameliyat yaptırtmayız" demişti. Bu sözler, 2011 yılında hükümetin Kürt sorunu karşısında izleyeceği yol haritasının özeti niteliğindeydi. Erdoğan, yıl boyunca Kürt halkını ve BDP'yi açıktan hedef almayı sürdürdü. 13 Temmuz'da Silvan'da yaşanan çatışma ve asker kayıplarından sonra ise "Terör örgütüne ve onunla arasına mesafe koymayanlara artık iyi niyet göstermeyeceğiz" diyerek, Kürt halkını yanı sıra bütün ilerici-devrimci muhalefeti hedefleyeceklerini ilan etti. Her konuşmasının ardından ise gerek askeri gerekse de siyasi operasyon dalgaları birbirini izledi.

DTK, DEMOKRATİK ÖZERKLİĞİ İLAN ETTİ

2011'in akıllarda kalan en önemli gelişmelerinin başında Demokratik Toplum Kongresi'nin (DTK) 13 Temmuz'da Diyarbakır'da yaptığı toplantıda Demokratik Özerkliği ilan etmesiydi. 2005 yılında 'Demokratik Özerk Kürdistan' projesini savunduğunu açıklayan DTK'nın özerkliği ilan kararı ve Kürt halkının bu projeyi uygulamaya sokması, siyasi iktidarın ve rejimin en çok gerildiği konu oldu. 2011'in ikinci yarısındaki bütün askeri ve siyasi operasyonların arka planında, devletin özerkliğe karşı açıktan tavrının olduğu söylenebilir.

ASKERİ SALDIRILAR

Şüphesiz, Kürt sorunu denildiğinde akla ilk gelen şey, kesintisiz bir biçimde sürdürülen askeri saldırılar oluyor. Bu durum, 2011'de de değişmediği gibi daha yoğun bir düzeye ulaştı.

Yine de 2011'in ilk yarısı ile ikinci yarısı arasında da bir düzey farklılığından sözetmek mümkün. Bu farklılığın temel nedeni, Öcalan ve devlet arasında süren görüşme trafiği, 12 Haziran genel seçimleri ve PKK'nin seçimlere kadar eylemsizlik kararını uzatmış olmasıydı. Ateşkesin sona ereceği 15 Haziran tarihine kadar herhangi bir adım atılmamış olması ve süreğen operasyonlar KCK'nin eylemsizliği bitirmesine neden oldu.

Özellikle 13 Temmuz'da Silvan'da yaşanan çatışmayı gerekçe gösteren AKP Hükümeti, dönemin 'yeni stratejisi'ni ilan etti. Askeri saldırılar olabildiğince geniş bir coğrafyaya yayıldı. Hatay, Kastamonu, Ordu gibi illerin yanı sıra Dersim'den Hakkari'ye, Kars'tan Maraş-Nurhak'a kadar geniş bir alanda operasyonlar ve çatışmalar yaşandı.

17 Ağustos tarihinde ise operasyonlar sınır ötesine yöneldi. Başta Kandil olmak üzere, Xakurke, Zap, Haftanin, Metina'ya hava saldırıları yapıldı. Bu operasyonlarda esas olarak sivil yerleşim alanları hedeflendi. 21 Ağustos'ta seyir halindeki sivil bir aracın savaş uçakları tarafından vurulması sonucu, biri bebek, dördü çocuk olmak üzere 7 sivil yaşamını yitirdi. Bu katliamın görüntülerine rağmen TSK ve AKP, sivil ölümleri reddetti.

16 Ağustos'ta İran'ın PJAK'a yönelik Kandil harekatına başlaması, eş zamanlı bir biçimde Türk devletinin de askeri saldırıları şiddetlendirmesini beraberinde getirdi. İran, saldırılarında başarıya ulaşamadı. Türk ve İran devletleri arasındaki PKK mutabakatı ise füze kalkanı ve Türkiye'nin Suriye politikalarının da etkisiyle bozuldu. İran, 5 Eylül'de PJAK ile ateşkes anlaşması yaptı. Bu andan itibaren Türkiye'nin Kandil'e yönelik planladığı kara harekatı planı, belirli düzeyde boşa düştü. Nitekim, başta MHP olmak üzere muhalefet partilerinin ve basının yoğun psikolojik basıncına rağmen AKP, sınır ötesi kara harekatı yapmayı göze alamadı.

Buna rağmen 17 Ekim'de süresi dolan sınır ötesi operasyon tezkeresi bir kez daha uzatıldı. Hakkari ve Şırnak sınır hattına büyük bir askeri güç ve teçhizat yığınağı yapıldı. Hava operasyonları ise bugüne değin sürdü.

Bu dönemde en dikkat çekici gelişmelerden biri ise TSK'nın çatışmalarda kimyasal bombalar kullanmasıydı. Çukurca Kazan Vadisi'nde kimyasal ve napalm bombalarının kullanıldığı operasyonda 36 HPG'li yaşamını yitirdi.

PKK'ye karşı yapılan askeri operasyonlarda polisten yararlanma kapsamında Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı özel harekat timlerinin yeniden organize edilerek bölge illerinde konumlandırılması, yine profesyonel orduya geçiş hazırlıkları kapsamında sınır bölgelerinde konuşlandırılan paralı askerler mevzusu, 2011 yılında bu kapsamda en çok konuşulan konular oldu. Polise bağlı binlerce özel harekat timinin kademeli bir şekilde bölge illerine sevk edilmesi ve aktifleştirilmesi, kamuoyunda "'90'lı yıllara dönüş" olarak nitelendirildi. Nitekim, yıl içinde yaşanan gelişmeler bu nitelemenin hiç de yanlış olmadığını gösterdi. Çatışmalarda yaşamını yitiren çok sayıda gerillanın cenazelerine işkence yapıldığı ortaya çıktı. Köylüler özel harekat timlerinin baskı ve saldırılarına maruz kaldı.

Gerek içeride gerekse de dışarıda süren askeri operasyonlara Kürt halkının en büyük tepkisi ise 17 Ağustos'ta hava operasyonlarının başlamasıyla oldu. Binlerce kişi Şırnak ve Hakkari'de sınıra yürüdü. Yer yer sınırın öte tarafına geçen halk, bütün engellemelere rağmen günlerce sınırda çadır kurdu, bekledi.

SİYASİ OPERASYONLAR

İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın "entegre strateji" diye tanımladığı, hedefine Kürt hareketini koyan stratejinin en önemli ayaklarından biri, hiç şüphesiz 'KCK operasyonları' adı altında yapılan gözaltı-tutuklama operasyonları oldu. 14 Nisan 2009'da startı verilen siyasi operasyonlar 2011'de doruk noktasına ulaştı.

Seçim sürecinde AKP'nin tırmandırdığı gerilim, 12 Haziran'da açık bir siyasi saldırıya dönüştü. Sadece Mayıs ve Aralık ayı arasındaki 7 aylık zaman diliminde BDP’nin 5 MYK üyesi, 12 PM üyesi, 28 il ve ilçe başkanı, 46 il ve ilçe yöneticisi, 13 belediye başkanı ve yardımcısı, 29 il genel meclisi ve belediye meclisi üyesi tutuklandı. Tutuklamalarda BDP yöneticileri ile özellikle yerel yönetimlerdeki seçilmiş siyasetçilerin olması dikkat çekti.

Yıl boyunca süren 'KCK operasyonlarında' en dikkat çekici olanları ise Prof. Dr. Büşra Ersanlı, akademisyen Ayşe Berktay, yayıncı ve yazar Ragıp Zarakolu ile Asrın Hukuk Bürosu avukatlarının tutuklanması oldu. Özgür Gündem ile DİHA başta gelmek üzere Kürt ve sosyalist basını hedefleyen gözaltı ve tutuklamalar ise yine en çok tartışılan gözaltı ve tutuklama furyası oldu.

4 ve 28 Ekim'de çok sayıda ilde yapılan operasyonlarda akademisyen ve Barış Meclisi üyesi Ayşe Berktay, Deniz Zarakolu, Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu'nun da aralarında bulunduğu yüzü aşkın kişi tutuklandı. 22 Kasım'da ise Asrın Hukuk Bürosu hedefteydi. İstanbul başta olmak üzere 16 ilde 42 avukat gözaltına alındı. 34 avukat "KCK'ye üye olmak" iddiasıyla tutuklandı. Bu operasyondan kısa bir süre önce Başbakan Erdoğan, Asrın Hukuk Bürosu'nda görevli avukatları hedef gösterir nitelikte açıklamalarda bulunmuştu.

Gözaltı ve tutuklama furyasının son dalgası ise basın alanına oldu. Bu kez hedefte Kürt ve ilerici muhalif basın vardı. Birçok kentte eş zamanlı yapılan polis baskınlarında DİHA, ANF, Özgür Gündem, Etik Ajans ve Etkin Haber Ajansı çalışanlarının da bulunduğu 49 gazeteci ve basın emekçisi gözaltına alındı. 36 gazeteci tutuklandı. İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın bu operasyondan iki gün önce yaptığı açıklamalar ise son derece çarpıcıydı.

Atalay, katıldığı bir televizyon programında, "Sınır ötesi operasyonlardan KCK operasyonlarına hepsi koordinasyon içinde tartışılmış, kararlaştırılmış, planlanmış ve yürütülmektedir" dedi. İçişleri Bakanı, böylece, yürütülen siyasi operasyonların doğrudan doğruya AKP Hükümeti tarafından planlanıp yürütüldüğünü ilan etmiş oldu. Bu, diğer yandan yargının da siyasi otorite tarafından yönetildiğinin açık itirafıydı.

Gözaltı ve tutuklama furyası sürerken bu bağlamdaki diğer gündem ise Diyarbakır'da süren KCK ana davasıydı. 2010 Ekim ayında anadilde savunma kriziyle başlayan davada, 2011 yılı boyunca bir ilerleme kaydedilmedi. Yargılanan 154 Kürt siyasetçisi ve insan hakları savunucusunun Kürtçe savunma talebi mahkeme heyeti tarafından kabul edilmedi. 28 Ocak'ta yapılan duruşmada tutuklular davaya katılmayacaklarını duyurdu. Mahkeme heyeti ise duruşmaların sanıksız yapılmasına karar verdi. Sanık avukatları duruşma salonunu terk etti. Dava, 6 Aralık'ta görülen duruşmaya kadar bu krizle sürdü. 6 Aralık'ta heyetin tüm sanıkların topluca getirilmesi talebini kabul etmesi üzerine avukatlar duruşmalara katılacaklarını söyledi. Ancak krizin asıl konusu Kürtçe savunma talebi yine kabul edilmedi.

ÖCALAN, DEVLET HEYETİ VE KCK İLE GÖRÜŞMELER

2010 yılında Öcalan ile devlet heyetinin İmralı'da görüşmeler yaptığının resmi olarak kabul edilmesinden sonra bu görüşmeler 2011'in Haziran ayına kadar sürdü. Heyetle son görüşme 15 Temmuz'da yapıldı.

Öcalan, 6 Temmuz’da avukatlarıyla yaptığı görüşmede, daha önce süreçten çekileceğine dair verdiği 15 Temmuz tarihinin anlamını yitirdiğini, heyetle "Barış Konseyi ve Anayasa Konseyi"nin kurulması için mutabakata vardıklarını belirtti. Hükümetten bir yalanlama gelmese de çözüm yönünde herhangi bir adım atılmadı. Bunun üzerine 27 Temmuz'da avukatlarıyla görüşen Öcalan, "Sağlık, güvenlik ve özgür hareket" koşulları sağlanıncaya kadar görüşmelerden çekildiğini duyurdu.

Görüşmeler kapsamındaki en çarpıcı gelişme ise Oslo'da devlet heyeti ile KCK yetkilileri arasında yapılan görüşmelerin deşifre edilmesi oldu. Görüşmenin ses kaydı 17 Eylül'de basına sızdı. Kim tarafından deşifre edildiği bir yana, asıl olan devletin resmi olarak KCK yönetimini muhatap almasıydı. Görüşmelerde, devlet heyetinin PKK'ye çözüm için kimi adımlar atılacağı sözü verdiği, ancak bu sözlerin hiçbirini yerine getirmediği açıkça görüldü.

İMRALI TECRİDİ

2010'un mayıs ayından itibaren daha sistematik bir hal alan devlet-Öcalan görüşmeleri 2011'deki Silvan çatışmasından sonra kesildi. Heyetle görüşmelerin kesilmesinin ardından Öcalan'ın avukatlarının İmralı'ya gidişleri de engellendi.

Bu tarihten itibaren İmralı tecridi daha fazla ağırlaştırıldı. En son 27 Temmuz'da avukatlarıyla görüşen Öcalan, bu tarihten itibaren bir daha avukatlarıyla görüştürülmedi. Bütün bu süreç içerisinde yaptığı tek görüşme ise 12 Ekim'de kardeşi Mehmet Öcalan ile oldu.

12 HAZİRAN GENEL SEÇİMLERİ VE BDP'NİN MECLİS BOYKOTU

Seçim öncesi sürece YSK'nın 7'si BDP'li 12 bağımsız adaya dair veto kararı damgasını vurdu. YSK, 18 Nisan'da aralarında Hatip Dicle ve Leyla Zana'nın da olduğu 7'si BDP'li toplam 12 bağımsız adayı veto etti. Kürt halkı bu kararı üç gün boyunca kitlesel sokak gösterileriyle protesto etti. YSK, 21 Nisan'da yeni bir açıklama yaparak veto kararını kaldırdı.

12 Haziran'a damgasını vuran ise Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku adı altında ilerici, sol, sosyalist parti ve örgütlerle seçime giren BDP'nin sandıktan 36 milletvekili çıkarmasıydı. Ancak BDP parlamentoda 36 milletvekili ile yer alamadı. Zira, seçime girmesi YSK tarafından onay verilen ve Diyarbakır'dan milletvekili seçilen Hatip Dicle'nin vekilliği düşürüldü. Tutuklu bulunan dört BDP'li vekil ise tahliye edilmedi. BDP, bu karara meclis boykotuyla yanıt verdi.

Meclis boykotu yeni yasama yılının başlayacağı 1 Ekim'den hemen önce sonlandırıldı. BDP, 28 Eylül'de Diyarbakır'da yapılan toplantıda çözüm için Meclise döneceğini açıkladı.

IRKÇI-ŞOVEN GÖSTERİLER, POLİS-ASKER MÜDAHALELERİ, SİVİL ÖLÜMLER...

Kürt halkına yönelik ırkçı-şoven gösteri ve saldırılar 2011'de de sürdü. Çatışmalarda ölen askerlerin cenazeleri yine ırkçı faşist grupların gösterilerine dönüştü. Ordu, Giresun, Erzurum, Tokat gibi illerde mevsimlik işçi olarak çalışan Kürt işçiler baskı ve saldırılara maruz kaldı. Keza, Bursa, İstanbul, Ankara gibi kimi üniversitelerde de Kürt öğrencilere sivil faşistler tarafından saldırılar yapıldı.

Ancak, 2011'de akıllarda en çok yer eden ve ciddi boyutlara ulaşan saldırılar İstanbul Zeytinburnu'nda yaşandı. Silvan çatışmasında 20 askerin yaşamını yitirmesinin ardından Zeytinburnu'nda yaşayan Kürtler, sivil faşistlerin saldırılarına uğradı. Kürtlere ait işyerleri ve evler hedef alındı. Saldırılar bir hafta boyunca sürdü.

Batı'da ırkçı-şoven saldırılar yaşanırken bölge illerinde ise halka yönelik polisin tahammülsüzlüğü öne çıktı. Neredeyse yapılan her kitle gösterisine polis panzer, gaz bombası ve coplarla müdahale etti.

Polisin sert müdahaleleri ölümlere ve ağır yaralanmalara neden oldu. 27 Nisan 2011'de Bismil'de 60 yaşındaki Kazım Şeker; 12 Haziran 2011'de Şırnak'ta Hatice İdin; 24 Temmuz'da Silopi'de 13 yaşındaki Doğan Teyboğa polisin attığı gaz bombasıyla yaşamını yitirdi.

Yıl boyunca Mersin'den Hakkari'ye, Şırnak'tan Mardin'e kadar çok sayıda gösteride yaşanan polis müdahalelerinde onlarca kişi ağır yaralandı.

2011'de dikkat çeken gelişmelerden biri de asker ve polisin sivilleri hedef almasıydı. En çok akıllarda kalan olaylar şunlardı:

11 Eylül gecesi HPG'nin Şemdinli'deki eyleminden sonra polis ve özel harekat timleri tarafından bir düğün ve ilçe merkezi rastgele tarandı. Biri çocuk 4 sivil yaşamını yitirdi.

27 Eylül gecesi ise Batman'da sivil bir araç polis tarafından tarandı. Hamile bir kadın ve 5 yaşındaki kızı yaşamını yitirdi.

28 Ağustos'ta Çukurca'da yapılan canlı kalkan eyleminde BDP'li Van İl Genel Meclis Üyesi Yıldırım Ayhan askerin açtığı ateşle vurularak öldü.

2011'in son sivil kaybı ise 3 Aralık'ta Diyarbakır'da düzenlenen mitingin ardından yaşandı. Murat Elibol adlı üniversite öğrencisi mitingden sonra çıkan olaylarda sırtından vurularak öldürüldü.

Milyonların katıldığı Newroz kutlamaları, bazı toplu mezarların açılması ve yüz bin kişinin Kasaplar Deresi'ne yürüyüşü, korucuların Karlıova provokasyonu, Kandil ve Mahmur'dan gelen barış grubu üyelerine verilen ceza, 1 Eylül Dünya Barış Günü'nde yapılan görkemli mitingler, Van depremi ve Kürt halkına yönelik ırkçı-şoven tutumlar ve daha bir dizi gelişme, 2011'de Kürt sorununu gündemde tutan gelişmelerdi.

2012'YE GİRERKEN...

Bütün bu gelişmeler, 2012 yılında da Kürt sorununun Türkiye siyaset sahnesindeki birincil yerini koruyacağını gösteriyor. AKP'nin uyguladığı devlet politikasına bakıldığında denilebilir ki, 2011, Kürt sorununda McCarthy dönemi olmuştur.

AKP'nin ve devlet aklının 2012'ye de sertlikle ve çözümsüzlükle gireceği kesin. Fakat 2011 yılı, bütün baskılara, tutuklamalara rağmen Kürt halkının on binlerle sokaklara yansıyan iradesine ve geri adım atmayışına da sahne oldu.

2012'nin halkların kardeşliği ve eşitliği, adil ve onurlu bir barışın yılı olması dileğiyle...