ANASAYFA GÜNCEL DÜNYA POLİTİKA EMEK EKONOMİ YAŞAM GENÇLİK KADIN KÜLTÜR-SANAT ETHA ÖZEL ROPORTAJ ÇEVİRİ Et-TV Et-GALERİ ara

Bunları kimse Avcı'ya sormayacak mı?

Savcı 'Devrimci Karargah' ile suçluyor, Avcı kitabında yazdığı gibi kendisini 'cemaat operasyonu' ile savunuyor. Peki O'na kimse kitabının gölgede kalan tanıklıklarını ve değerlendirmelerini sormayacak mı? Kitabın Kürt sorunu, Anayasanın değiştirilemez maddeleri ve resmi ideoloji ile ilgili bölümleri hiç mi tartışılmayacak?

Etkin Haber Ajansı / 29 Eylül 2010 Çarşamba, 09:52

ŞENOL GÜRKAN- "Haliçte Yaşayan Simonlar/ Dün Devlet, Bugün Cemaat" kitabı ile gündem yaratan Hanefi Avcı, 'Devrimci Karargah' davası kapsamında gözaltına alınarak İstanbul'da getirildi.

Avcı'ya büyük bir ihtimalle Devrimci Karargah operasyonunda tutuklanan Necdet Kılıç adına kayıtlı telefonu ve Kılıç'la görüştüğü iddia edilen Kezban Küçük'le ilişkisi sorulacak, O kitabında yazdığı gibi kendisini 'cemaat operasyonu' ile savunacak.

Savcılığın savlarından biri de büyük ihtimalle kitapta yer alan "İnançları ve idealleri uğruna çalışan, bu uğurda fedakârlık gösteren, her şeylerini bırakıp illegal örgüt mensubu olan insanlara eskiden beri aşırı saygı duyardım" ifadesi de olacak.

Savcı, belki şu ifadeyi de soruşturmasına eklemeden edemeyecek: "Bu ve benzeri karşılaştırmalar, inanç ve ideallerini hiçbir zaman kabul etmemekle beraber, içimde illegal örgüt mensuplarına karşı hayranlık uyandırıyordu."

Peki Susurluk? Peki JİTEM? Peki Ergenekon? Ya işkence ve yolsuzluk? Ergenekon savcılarının da bulunduğu DGM bozması Beşiktaş Adliyesi'nde Hanefi Avcı'ya kimse kitabının gölgede kalan bölümleri de dahil bu itiraf ve değerlendirmeleri sormayacak mı? Kitabın Kürt sorunu, Anayasanın değiştirilemez maddeleri ile ilgili bölümleri hiç mi tartışılmayacak?

Yoksa durum Avcı'nın kitabında Susurluk davasını tartışırken yapılanların yetersiz olduğunu, suça karışan herkesin ayıklanması gerektiğini söyleyenlere dediği gibi mi?: "Büyük bir temizlik mümkün değil, o kadar suyumuz ve malzememiz yok, olsa da o büyük temizlik çoğunluğu alıp götürebilir, ortada fazla kimse kalmayabilir, bu ihtimali de göz önünde bulundurmak lazım."

Bin operasyon yapmakla övünen bir başka polis şefinin "Duvardan bir tuğla çekildiğinde bütün duvar yıkılır" açıklamasını hatırlatan bu sözlerin sahibi Hanefi Avcı'nın kitabında yer alan bazı itiraf ve değerlendirmeler şöyle:

-Kendi teşkilat mensuplarımızın suçlarını gizlemeye çalışıyorduk ama vatandaşın işlediği suçlara en ufak hoşgörüde bulunmuyorduk. Vatandaşa kötü muamele eden, darp ve işkence eden, görevini kötüye kullanan, rüşvet yiyen meslektaşlarımızı yakalayıp suçlarını ortaya çıkarmak konusunda ne kadar gayretliydik?

-Susurluk da bu anlayışın daha büyük çapta bir tezahürü değil miydi? Ölçü, suç işleyen herkesin yargılanması ve ihlal ettiği kural için yasalar çerçevesinde gerekli ceza ile cezalandırılmasıydı. Oysa adam öldürenler, yaralayanlar eğer sıradan insanlarsa veya bir örgüt, mensubu ise bu kural işletiliyordu, bunun dışında devlet görevlileri bazı kişileri kaçırır, infaz ederse bu kişiler yakalanmıyordu.

-Cem Ersever'in öldürülmesi Güneydoğu'daki olayları veya Türkiye'deki iç güvenlik anlayışını (veya JİTEM anlayışını) birçok açıdan ibret alınacak şekilde gözler önüne seren bir olaydı. Yalnızca bu olayın irdelenmesi ve tam manasıyla aydınlatılması ve faillerinin yargılanması bile Türkiye'de Susurluk ve Ergenekon anlayışının teşhiri ve ne olduğunun anlaşılması açısından yeterlidir. Ama maalesef her şeyi ile açık ve net olmasına rağmen bu olay hâlâ istenilen seviyede soruşturulup, failleri yargılanamadı.

-Jandarma yetkilileri zaten Cem'in Aydınlık gazetesinden Soner Yalçın'a Güneydoğu'daki infaz olayları ve başka kanunsuz işler dahil olmak üzere birçok gizli bilgileri vermesinden dolayı son derece rahatsızdı. Cem daha çok Kuzeyde Sekizinci Kolordu bölgesindeki, Bingöl ve Tunceli Bölgesinde Yeşil'in karıştığı olayları anlatıyordu. Fakat sıra Diyarbakır bölgesine gelirse, eski OHAL ve Diyarbakır bölgesinde, o tarihlerde Jandarma Genel Komutanlığında görev yapan diğer Jandarma Komutanlarının isimlerinin de verebileceği korkusu vardı. Bu yüzden Cem'i ortadan kaldırmayı düşünüyorlardı.

-Bir müddet sonra iki itirafçı ve bir arkadaşıyla (bunlardan bir tanesi sanıyorum A.A. idi, önce itirafçı olup devlete sığındı, devlet içindeki yanlışları da gördükten sonra yurtdışına çıktı, orada hem PKK hem de bu olaylarla ilgili tarafsız ve kapsamlı bilgi ve gözlemlerini çeşitli gazetelere anlattı) yanımıza geldi; dört kişilerdi. O zamanki HEP adlı partinin binasında açlık grevleri yapılıyordu ve polis açlık grevlerinin olduğu yerde bekliyordu. Binanın yakınlarına patlayıcı madde koymayı düşündüklerini, herhangi bir polisin veya bir devlet görevlisinin zarar görmesini istemediklerinden oradaki polisin çekilmesini, bu konuda yardımcı olmamı istediler. O gün uzun uzun konuştuk, böyle bir şeyin olamayacağını, bu yolun doğru olmadığını kendisine dilimin döndüğünce anlattım. Cem hararetle bu tür şeylere taraftardı. Aslında o zamanlar yeni gerçekleştirilmiş bazı infazlar vardı ama onların yaptığını pek tahmin etmiyordum. PKK'nin legal yayını görünümündeki bir dergi yayınlanıyordu. Derginin bulunduğu binaya gidilerek dergi tahrip edilmiş ve buraya patlayıcı madde konmuştu. Bu arada o zamanki Baro Başkanı ve PKK'yı desteklediği söylenen bir kişinin, polis lojmanlarının hemen yakınında Ofis semtindeki arabasının altına patlayıcı konmuştu. Telsizlerle anonslar edildi. Şüpheli bir aracın plakası verilmişti. Bir iki dakika geçmeden telsizi dinlediğimde polis ekipleri plakası verilen aracı durdurmuş, aracın içerisinde Jandarma Asayiş Komutanlığı JİTEM'de çalışan itirafçılarla bazı asker ve subayların olduğu bilgisi verilmişti. Merkez aracı ve içindekilerin bırakılması talimatını verdi. Bu olayla birlikte artık zihnimde olayları tek tek birleştirmeye, bu türden olayları gerçekleştirenlerin JİTEM'e mensup görevliler olduğunu düşünmeye başladım.

-Bugün bile Jandarma Genel Komutanlığı aransa, bir TIR dolusu JİTEM ibareli evrak bulmak mümkün.

-Şüphelendiği hususlarda sorularına cevap vermeyen, suç işlediği şüphesiyle yakalanan ve durumunu ikna edici bir şekilde açıklayamayan herkesin falaka, cop, işkenceyle konuşturulması, suçunu veya hakkındaki suçlamaları anlatmasının sağlanması yöntemi bir soruşturma/ polis kültürü haline gelmişti. Tüm halk, polis müdürlerinden başbakanlara kadar herkes de bu durumu biliyordu, ama sanki böyle bir şey yok gibi davranılıyordu.

-Susurluk, Türkiye'nin terörle mücadelede rejim ve sistem muhaliflerini susturmak için kullandığı hukuk/kanundışı yöntemlerin genel adıdır.

-Susurluk davası yüzde yetmiş oranında amacına ulaşmıştır diyebiliyorum. Yapılanların yetersiz olduğunu, suça karışan herkesin ayıklanması gerektiğini söyleyenlere, böyle büyük bir temizlik mümkün değil, o kadar suyumuz ve malzememiz yok, olsa da o büyük temizlik çoğunluğu alıp götürebilir, ortada fazla kimse kalmayabilir, bu ihtimali de göz önünde bulundurmak lazım diyorum.

-Nasıl ki Susurluk Olayı terörle mücadele adı altında rejim muhaliflerinin, sistemi değiştirmek isteyenlerin susturulmasını sağlamak için hukuk dışı yollarla onları yok etme yöntemi, bu amaçla oluşturulan örgüt ve yapılar ve bunların zamanla bozularak maddi çıkarlara dayanan çeteleşme durumudur. Ergenekon da devletin rejim için öngördüğü temel ölçütleri yerine getirmeyen/getirmek istemeyen bir siyasi anlayışın iktidar olmasına mani olmak veya iktidar olmuş ise zorla, antidemokratik yöntemlerle onu devirmek anlayışını savunanların oluşturduğu birliğin adıdır. Daha açık bir ifadeyle anlatılırsak, Ergenekon demokratik yöntemlerle iktidara gelmiş bir hükümetin ve siyasi kadrolarının illegal yöntemlerle, zorla, şiddetle, militarist yöntemlerle devrilmesini ve siyasi kadrolarının ve siyasi anlayışının tasfiye edilmesini savunan bir anlayış ve düşünce çerçevesinde bir araya gelen bir gruptur.

-Ergenekon davasında ortaya konan iki konu çok kesin ve net olarak yanlış ve mantıksızdır: 1-) PKK, Dev-Sol, Hizbullah gibi örgütleri Ergenekon'un yönettiği iddiası yanlıştır. Böyle bir şeyin gerçek olamayacağını aklı ve mantığı olan herkese ben iki kere iki dört eder kesinliğinde ispatlayabilirim. 2-) Danıştay 2. Dairesine yapılan silahlı saldırı, Hrant Dink'in öldürülmesi, Malatya'daki Zirve Yayınevi katliamı gibi olayların görünen bugünkü faillerinden başka Ergenekon veya benzeri gruplar tarafından yapılmış olacağına mevcut deliller ve olayların oluş biçimine bakarak kimse beni ve makul birini ikna edemez. Bu iddialar zorlamadır.

-Emniyet içerisindeki cemaatin yapısını ve gücünü bilen gazeteciler İstanbul'daki cemaatin polislerine "Emin Bey'e bunu niye yaptınız," diye sorduklarında, "Emin Bey'in bilgisayarında 'Emniyette Fethullahçı Örgütlenme' başlıklı bir rapor bulduk, ondan dolayı yaptık" derler. Evet, işte gerçek sebep budur.

-Dinlenmek istenen kişiler, kamuoyunda bilinen, adları duyulan şahıslar ise isimleri yanlış yazılarak, başkaları adına karar alınıp dinleme yapılmaktadır. Hiç kimse bu telefon bu isme kayıtlı mıdır diye kontrol etmemektedir, bu boşluktan yaralanan kötü niyetli kişiler kanunsuz dinleme yapmakta ve buradan elde edilen bilgiler şantaj vb. başka amaçlarla kullanılmaktadır.

-Telefon numarasına değil, numarayı bilmelerine rağmen telefon makinesinin İMEI numarası üzerinden karar alınmaktadır. Hiç kimse kullandığı telefonun IMEI numarasını bilmediğinden tüm devlet yetkilileri dahil herkesin bu şekilde dinlenme imkânı vardır, zaten bir süre sonra telefon makineleri eskiyip değiştirildiğinden, kimin kimi dinlediğinin anlaşılması mümkün değildir. Bezen hiç isim, telefon numarası dahi yazmadan kanuni şartlan taşımayan sadece IMEI numarası üzerinden dinleme kararları alınmaktadır.

-Ülkemizde devlet, vatandaşlarını rejime muhalefet edenlere karşı kışkırtmış, bizzat kendi vatandaşlarım yine kendi vatandaşları olan rejim muhaliflerine karşı fiili saldırılarda bulunması için kullanmak istemiştir. Bugün bile, her ne kadar kamuoyunda fazla hissedilmese de, MGK'da alınan kararlar doğrultusunda psikolojik harekâta ilişkin operasyon, plan ve kararlar devletin tüm kurumlarınca koordine içerisinde yürütülmektedir.

-Cumhuriyet mitingleri, 28 Şubat anlayışı doğrultusundaki faaliyetler ve hatta beğenmedikleri düşünceleri savunan bir kısım insanlara karşı belli inançtaki halkı aktif tavır almaya alenen çağıran demeçler rahatlıkla verilmiştir. Tüm bu örnekler, kendi fikirlerinin kabulü konusunda devletin her yöntemi, mubah saydığını açıkça göstermektedir. Bu yanlış anlayışın neticesi, bölgesel iç çatışmalar, katliamlar ve en sonunda olayların doruk noktası Susurluk olmuştur. Bugün, Susurluk olayını da aşan, her ne kadar örgütsel varlığı tartışılabilir olsa da, aynı anlayışın, aynı düşüncenin ve fikrin simgeleştiği Ergenekon bir zirve noktasıdır.

-Ülkemizde ise yıllardan beri Genelkurmay, MGK, MİT içerisinde ve hatta Emniyet teşkilatı içerisinde farklı adlarla da olsa psikolojik harekât birimleri mevcuttur. Bu birimlerin aslı işlevi tüm devlet kurumlarının organizesi ile kodlanmış psikolojik harekât operasyonları yürütmektir. Günümüzde de hâlâ en son hali ile psikolojik harekât adı altında Emniyette, psikolojik harekât birimi olarak MİT'te, önce psikolojik harekât, daha sonra toplumsal ilişkiler dairesinden başlayarak yıprandıkça isim değiştiren ve en son Bilgi Destek Komutanlığı adı ile Silahlı Kuvvetler içerisindeki yapılanmalar devam etmektedir.

-12 Eylül'den sonra uluslararası ilişkilerde önemli sıkıntılar yaşanıyordu. Demokratik ülkeler askeri yönetimi tanımıyor, ekonomik ve siyasi ilişki geliştirmiyor, yardım yapmıyorlardı. Diğer taraftan ithalat yapabilmek için acil dövize ihtiyaç duyulmaktaydı. Turgut Özal, Türkiye'ye döviz gelsin diye bu koşullar altında altın kaçakçılığına dolaylı olarak göz yummuştu.

ÖCALAN'LA GÖRÜŞÜLMEYECEKSE KİMİNLE GÖRÜŞÜLECEK?

Hanefi Avcı'nın Kürt sorunu ile ilgili değerlendirmeleri de dikkat çekici. Zaten Haliç'te Yaşayan Simon'lar kitabıyla olay yaratan Hanefi Avcı'nın yeni kitabının konusu da Kürt sorunu. Altı ay içinde yayınlanması beklenen kitabın satır başları büyük ihtimalle bu tespitler olacak:

-Kürt açılımı, Güneydoğu açılımı, demokratik açılım... Adına ister Kürt sorunu, ister Güneydoğu sorunu, ister PKK sorunu densin, hepsi de aynı soruna işaret etmektedir. Meselenin bugün gelmiş olduğu aşamada, tüm taraflar tek bir çözüm yöntemine mecbur olduklarının farkındadırlar: Sorunları diyalogla, barış içinde çözme yöntemi olarak demokratik açılım. (syf 369)

-Olayın en önemli taraflarından ordu, son 25 yıldır her türlü yönteme başvurarak silah ve güç kullanmasına rağmen PKK'yı bitirememiş; tersine örgütün silah ve sayısal insan gücü yapısı itibari ile halktan aldığı destek açıdan güçlenerek büyüdüğü görülmüştür.

-Bugünlerde herkes Güneydoğu açılımından ya da diğer ifadeleriyle PKK açılımından, Kürt açılımından veya demokratik açılımdan bahsediyor. Ancak olayda muhalif veya tarafsız bir pozisyon sergileyen herkes önce Güneydoğu sorunu yoktur, Kürt sorunu yoktur, diye konuşmaya başlıyor. Oysa bu ülkede görünürde 30, örtük olarak da daha uzun yıllardan beri yarı resmi bir savaş devam ediyor. Bu savaşın bir de karşı tarafı var. Eğer silahlı bir mücadele sürüyorsa, bunun sebebini asıl olarak bu mücadeleyi başlatan tarafa sormak gerekmez mi? "Ne istiyorsunuz, niçin çıkıp bunca zamandır savaşıyorsunuz?" gibi sorular hiç sorulmuyor. Herkes onlar yerine konuşup Türkiye'nin Güneydoğu ya da Kürt sorunu olmadığını söylüyor. Veya birileri çıkıp onların Türkiye'yi böleceğini iddia ediyor. Onlar adına biz konuşuyoruz. Meselenin asıl muhataplarına bu sorular sorulmadığı müddetçe sorunu çözmek mümkün değildir. Şimdi de Öcalan ve PKK ile görüşülemez deniyor. Peki kiminle görüşülecek? Sorun oradaki sıradan halk değil ki. Sorun davanın şahsında somutlaştığı Öcalan ve örgüttür. Onlarla görüşülmeden hangi sorun halledilebilir. Daha doğrusu onlardan başka konuşacak bir muhatap var mı ki?

-Hiçbir faydası olmadığı gibi toplu olarak akın akın PKK'lılar gelecek, teslim olacak diye hazırlanan 20'şer bin kişilik kamplara bir kişi bile gelmedi. Bir kez daha devletin terörü önleme adına meselelere nasıl yaklaştığı, hayatın gerçeklerinden ne kadar uzak hareket ettiği görülmüş oldu. Hâlbuki ne güzel bir fırsattı; pişman olarak değil, yenilmiş olarak kabul edilmek. Bu, teslim olacağım ancak bir bahane lazım, o bahaneyi yaratıp bana sunun, onurumla teslim olayım demekti. Fakat biz, PKK mensuplarının mutlaka haksız ve yanlış olduğunu kabul ederek teslim olması gerektiğinde ısrar ediyorduk. "Devletin şefkatli kollarına kendini teslim etmek" gibi benim bile komik bulup güldüğüm temaları anlatıp durduk. Her zaman biz haklıyız anlayışımız bizi bu günlere getirdi.

-Balkanlarda, Batı Trakya'da (Türkler'in yoğun olarak yaşadığı Yunanistan'ın doğusu ile Bulgaristan'ın Yunanistan sınırına yakın güney bölgesini içine alan bölge); Yunanistan'da, Bulgaristan'da, Makedonya'da, Kosova'da, Bosna'da Türkler ne istiyor? Türkçe dil hakkı için neler yapıyorlar? Örneğin, nüfusunun yüzde 4-10'unu Türklerin oluşturduğu Makedonya'nın Kos-tivar ilinde Türkçe 3. ana dil olarak belediye meclisinde kabul edilmiş ve şehirdeki tüm levhaların sırasıyla Makedonca, Arnavutça ve Türkçe olarak yazılmasına başlanmıştır. Hiç kimse de bu hakka itiraz etmemektedir. Bu hakkı nasıl elde ettiler? Neden kimse karşı çıkamıyor? Ne gibi sonuçlar doğurdu? Balkanlar'da Türkler için bu soruları tartışırken kendi ülkemizi de göz önüne almak zorundayız. Bizler, Balkanlar'daki Türkler için bu hakkı savunurken, kendi ülkemizde Güneydoğu'daki Kürt halkı için neden karsı çıkıyoruz?

-Pek çok kişi PKK'nın ABD, Almanya, AB tarafından desteklendiğini söylüyor. "Öcalan'ı size ABD teslim etti" deyince, "İyi niyetle yaptıkları ne malum" karşılığını veriyorlar. Peki, soruyorum; PKK'ya karşı kullanılan en etkin silahlarınız olan kobra helikopterleri, insansız uçaklar, akıllı füzeler, termal kameralar, gece görüş dürbünlerini size kim veriyor? ABD. Bu silahları sağlamadıklarında nelerin olacağını o bölgede çalışan ve şartları bilen askere sorarak cevap vermek gerekir. Ayrıca şunu düşünün; eğer ABD helikopter ve uçaklar gibi hava araçlarına karşı kullanılmak üzere çok küçük, kolay taşınan ve yüzde doksan isabetli Stringer füzelerinden birkaç tane PKK'ya verse durum ne olurdu acaba? Gerçekten kimin kimi desteklediği herkesin bakış açısına göre belki farklı görülebilir ama herhalde en basit haliyle, yukarıda sayılanlara bakarak, objektif olunduğunda ABD, AB ve diğer tüm aktörlerin Türkiye'yi desteklediği görülebilir.

-Ülkemizde PKK olduğu için mi silahla nöbet tutuluyor? Yoksa silahla nöbet tutulduğu için mi PKK var? Yani, bir terör örgütü var olduğu için mi devlet baskıcı bir tutum içinde, yoksa devletin baskıcı tutumu nedeniyle mi böyle bir terör örgütü ortaya çıktı? Bu soruların cevabını iyi düşünerek vermemiz gerekiyor.

'EN ÖNEMLİ YANILGILARIMIZDAN BİR TANESİ ATATÜRKÇLÜK'

"Haliçte Yaşayan Simonlar/ Dün Devlet, Bugün Cemaat" kitabında Atatürkçülük ve Anayasa'nın değiştirilemez maddeleri ile ilgili de çarpıcı değerlendirmeler var:

-En önemli yanılgılarımızdan bir tanesi de her derde deva diye kabul ettiğimiz Atatürkçülüktü; ne olduğu bilinmeyen, içinin ne ile doldurulacağı belli olmayan bir kavram. Kendi keyfi fikirlerimizi veya günün koşullarına göre devletin uygun bulduğu uygulamaları Atatürkçülük adına savunuyoruz. Oysa aklın ve bilimin egemen olduğu bir yerde asla dogmalara yer yoktur. Hiçbir fikir tartışmadan muaf değildir ve ebedi olarak değişmeden kalamaz. Eğer Atatürkçülük denen kurallar değiştirilemez, mutlak doğrular olarak kabul edilecekse, bu tür bir kabulün akıl ve bilim ile açıklaması yapılamaz. Değiştirilemez, mutlak doğruların var olduğu iddiasının kendisi de dogmatik bir yaklaşımdır ve temel laiklik anlayışına aykırıdır.

Bu ülkede gerçeği görmenin, tarafsız ve objektif düşünmenin en zor taraflarından biri yıllardan beri devletin tüm toplumu yönlendirmiş olmasıdır. Toplumun tümü devletin istediği istikamette düşünüyor, bu istikamete yönlendirilmiş ve buna uygun üretmek, zorunda bırakılmıştır. Toplumun gerçeği görmesi, olaylara objektif yaklaşması çok zordur. Toplum öyle şartlandırılmış ki, o kadar büyük bir yönlendirmeye maruz kalmış ki sorunları objektif olarak değerlendirebilmek gerçekten çok zor. Hiçbir maddi temele dayanmayan, gerçeklikten uzak iddialarla toplumdaki herkes, resmi ideoloji doğrultusunda düşünmeye yönlendirilmekte ve bu doğrultuda mantık yürütmektedir. Oysa insan, resmi ideolojinin dışına biraz çıkabilse, olaylara biraz objektif bakabilse, birçok şeyi çok daha net bir biçimde görebilecektir. Türkiye'de halk, çok uzun bir zaman süresince, devletin gerek okullarında verdiği eğitimle, gerek bayramlarda düzenlediği merasimler ve törenlerle, gerekse de doğrudan veya dolaylı olarak baskı altına aldığı basın ve yayın organları aracılığıyla inanılmaz bir biçimde yönlendirilmiş ve tek boyutlu düşünmesi sağlanmıştır. Devletin bilinçli yönlendirmesi ve dayatmasına muhatap olmalarından dolayı insanlar olayları tarafsız ve objektif olarak göremiyor. Bunun için mutlaka bu ülkenin dışında yetişmiş olmak gerekiyor. Ancak bu durumda resmi ideolojisinin baskısından kurtulmak ve dışında kalmak mümkün olabiliyor. Ya da resmi ideolojinin yönlendirmesi doğrultusunda yetişmiş olmakla birlikte gerçekten ciddi bir dönüşümüleştirmiş olmayı zorunlu kılıyor. Aksi takdirde, şaşırtıcı şekilde basit, son derece net ve açık konularda bile insanlar, maalesef yıllarca devletin yaptığı o yönlendirmenin etkisiyle, olayları doğru ve net göremiyorlar. Ülkemizin en büyük handikabı, gerçeğin görülüp düze çıkılmasının önündeki en büyük engelin bu resmi ideoloji etkisi olduğu kanaatindeyim.

-Bugün için Türkiye Cumhuriyeti Anayasasındaki bazı hususları değişmez kurallara bağlamak da asla akılla izah edilecek bir konu değildir. Anayasanın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez türündeki maddelerini savunan anlayış, bugün için kendini haklı kabul edebilir, bu maddelerin akla ve bilime uygun olduğunu, aksini savunmanın mümkün olamayacağını söyleyebilir. Sorun bu maddelerin doğruluğu veya yanlışlığı değil, bir ülkede tüm halkın istemesine rağmen değiştirilemez madde veya ölçüt koymanın yanlışlığıdır.

-Bugün bizim içinde bulunduğumuz durum da bir anlamda bir kölelik düzenidir. Biz de sanki eski çağlardaki köleler gibiyiz. İçinde yaşadığımız düzeni olduğu gibi kabulleniyoruz. Ruhlarımız ve akıllarımız adeta esarete alışmış; özgürlüğün ne olduğunu tam olarak bilmediğimiz için mevcut durumu doğru olarak kabulleniyoruz. Yaşadığımız sistemden dışında bir şey görmemiş kişiler olarak, bu sistem dışında başka bir sistem aramamız, istememiz mümkün mü? Zamanın köleleri mi, yoksa gerçek manada özgür insanlar mıyız? Farklı alternatifleri görerek mi bu hayatı tercih ettik? Yoksa verili olana alışık olduğumuzdan mı bu düzenin dışına çıkamıyoruz? Bundan emin değilim.