ANASAYFA GÜNCEL DÜNYA POLİTİKA EMEK EKONOMİ YAŞAM GENÇLİK KADIN KÜLTÜR-SANAT ETHA ÖZEL ROPORTAJ ÇEVİRİ Et-TV Et-GALERİ ara

Yatağan Süt: Özelleşti, güzelleşmedi!

Yatağan Süt ve Yem Sanayi Fabrikası özelleştirilen fabrikalardan biri: Onlarca işçinin alacakları kaldı. Çoğu işsiz oldu. Sıkıntılar bitmedi. Özelleştirmeler çok can yaktı… Fabrikada yıllarca alınteri döken Muzaffer Karadağ anlatıyor.

Etkin Haber Ajansı / 19 Şubat 2010 Cuma, 08:56

FATMA KELLECİ- Tarımdan hayvancılığa, haberleşmeden limanlara, sanayi kuruluşlarından akarsulara ve TEKEL'e varıncaya kadar özelleştirmeler kamunun yararına çalışan tüm işletmelerde yıkım getirdi. Binlerce işçi ve emekçi mağdur edildi. Yatağan Süt ve Yem Sanayi Fabrikası da onlardan biri: Onlarca işçinin alacakları kaldı. Çoğu işsiz oldu. Sıkıntılar bitmedi. Özelleştirmeler çok can yaktı…

ŞİMDİ VİRANE, İN CİN TOP OYNUYOR

Turgut Özal hükümeti ile başlayan özelleştirmeler, bugüne kadar SEKA, PETKİM, ETİ Maden işletmeleri, Sümer Bank, SSK Hastaneleri ve Eczaneleri, Çayeli Bakır işletmeleri, Div-Han ve TEKEL'inde aralarında olduğu yüzlerce kamu kuruluşunun satılması ile sonuçlandı.

Özelleştirmeler; 'Kar edilemeyen işletmeleri halka açıyoruz. Daha fazla kar ve istihdam ortamı yaratacağız' propagandaları ile süslense, hatta "özelleşti, güzelleşti" reklamlarına konu olsa da sonuç: Kar eden fabrikaların işlerliğini kaybetmesi ve viranelere dönüşmesi. Çalışanların güvenceli, kadrolu iş imkânlarından çıkarılması ve takibinde yaşanan yoksulluk, işsizlik, sefalet…

Özelleştirme kapsamına alınan işletmelerden biri de Muğla Yatağan Süt ve Yem Sanayi Fabrikası. 1995 yılında satılan fabrika bugünlerde viraneyi andırıyor. Bir zamanlar süt ve süt ürünleri üretiminde Türkiye genelinde ilk sıralarda yer alan fabrikada şimdi in cin top oynuyor.

Yatağan Süt ve Yem Sanayi Fabrikası, 1975 yılında ihtiyaç fazlası hububat türlerinin zenginleştirilerek hayvancılığın gelişmesi ve Yatağan ve çevresinde üretilen sütün değerlendirilmesi amacıyla kurulmuş. 25 ton süt işleme kapasitesine sahip olan SEK peynir ve tereyağı fabrikası ise bu fabrikanın ürünlerinin işlenebilmesi için.

Fabrika Ankara'dan İstanbul'a, Erzincan'dan Antalya'ya ve Diyarbakır'a yıllarca mamullerini göndermiş. Coğrafyanın dört bir yanında ün salmış olan 'Yatağan Kaşar'da bu fabrikadan halka sunulmuş.

SADECE İŞÇİLER DEĞİL ÜLKE KAZANIYORDU

Özelleştirmelerin soncunu, Yatağan Süt ve Yem'ın içler acısı atıl durumunu, fabrikanın işçisi Muzaffer Karadağ ile Muğla'da konuştuk. Mustafa Karadağ, fabrikanın ürünlerinin nakliyeciliğini yapıyormuş. 19 sene boyunca direksiyon başında, ürünleri bozulmadan, farklı adreslere yetiştirmek için çabalamış.

Muzaffer Karadağ, fabrikada çalışmaya başlayan ilk işçilerden, özelleştirmeden sonra da işten çıkarılan son işçiler arasında yer alıyor. Karadağ, "Sekiz şofördük, sonra da dört şöfer kaldık ve sonra dışarı işleri kısıtlandı, kimse kalmadı" diye anlatıyor işten çıkarmaları.

Şimdilerde çiçekçilik yapıyor. Çiçekçilik ama asıl olarak yine nakliye ile uğraşıyor. Ailesi ile birlikte çiçekçilikle uğraşan Karadağ, daha çok çiçeklerin ulaştırılması ile meşgul oluyor.

Mustafa Karadağ, "Fabrika devlette iken iyiydi. Üretim çoktu, kar ediliyordu, sadece işçiler değil, Yatağan kazanıyordu, başka iller kazanıyordu, ülke kazanıyordu. Devlet, sütün tabanını belirliyordu. Kimse mağdur olmuyordu. Ürünün karşılığı ne ise o kadar ödeniyordu" diye anlatıyor fabrikanın kamunun elinde olmasının önemini.

Ve devam ediyor: "Makinelerimiz ithaldi. İyi çalışıyordu. Dışarı gittiğimizde bize özenirlerdi. Kullandığımız makineleri ve arabalarımızı beğenmeyen yoktu. Çalışan bütün arkadaşlarımız da canla başla çalışırdı. Bütün çalışmalarımızın karşılığını alırdık."

'GÖZÜMÜZ GİBİ BAKARDIK, YAZIK OLUYOR'

"Muzaffer iki ay daha çalış deseler koşa koşa giderim" diyor Karadağ ve fabrikanın önünden geçerken ekliyor: "Orayı biz var ettik. Bahçesindeki ağaçları dahi biz diktik. Çocuğumuz gibi, gözümüz gibi baktık fabrikaya. Özveri ile canla başla çalıştık. Başarılıydık. O zaman soğutuculu arabalarımız yoktu. Gün buradan batsa, doğduğu yer başka oluyordu. Ürünler bozulmasın, ezilmesin, dökülmesin diye çaba harcardık, çok feragat ettik, zarar ettirmemek için çalışırdık. Türkiye'nin her bir köşesine nakliyesini yapardık. Ankara, İstanbul, Erzincan, Diyarbakır, Antalya gibi ürünlerimizin dağıtımı yapılırdı."

Fabrika terk edilmiş bir şekilde günden güne viraneye dönüyor. Karadağ, sesi titreyerek anlatıyor: "O ağaçlar evlatlarımızın yaşında, artık susuzluktan kurumak üzereler. Makineler ortada kaldı. Çürüyor. İdareciler gelir geçerdi, yine biz kalırdık. Biz bakardık oraya. Nice bakanları ağırladı orası. Hepsi geldi geçti ama biz kaldık. Bu halde olmasını görmek istemezdik."

Muzaffer Karadağ, işçilerin emeklerinin verilmediğini, devletin de fabrikayı gözden çıkardığını ise şöyle anlatıyor: "Evladımın da o fabrikada çalışmasını isterdim. Ben devlete hizmet emekle gurur duyuyordum. Evlatlarımı da böyle yetiştirdim ama bütün fırsatlarımızı elimizden aldılar. Özelleştirmeden sonra vatandaş perişan oldu. İmalat çalışanları 10 milyon alıyordu, biz 14 milyona kadar alıyorduk; 7 milyon teklif ettiler. Üretici perişan oldu. Devlet sütün tabanını tutuyordu. Şimdi üretici istediği yerden alıyor. Özelleştirmeden yana değilim. Her şeyin devlette olmasını isterim. Her şey devletin elinde olsa devlet çalıştırsa daha iyi olur. Biz böyle yaşadık. Bütün örnekler bunu gösterdi. Ama özelleştirmeler bizim olan işletmeleri çalıştırmaz hale getirdi. Yazık oluyor."